Yarına bakabilmek... Zamanın behrinde paşalarımızdan biri ecnebi devlet adamlarından birine “siz dışarıdan, biz içeriden yıkamadık bu devleti” demiş. Ne güçlü devletmişiz, ne kavi temellerimiz varmış ki, içten-dıştan dört bir yandan gelen yıkma teşebbüslerine rağmen ayakta kalabilmeyi başarabilmişiz..
“Siz dışarıdan biz içeriden” sözü bugün de hala kullanılıyor. Yolsuzlukların, talanın, suiistimallerin, hırsızlıkların, sahtekarlıkların “devlet”i kurban olarak seçtiği ve köşeyi dönme epidemisinin uç sınırlara ulaştığı her dönemde vatandaşın “ ya bu devletin çivisi çıkmış ama hala ayakta” diye hayretlere düştüğünü görüyoruz.
Eh, başımızdan eksik olsun, bir de deprem çıktı sahneye. 7’nin üzerindeki her deprem yıkıyor, yakıyor, harap ediyor evleri ve tesisleri.. Ölümlerin, kayıpların ve geride kalanların yürekleri dağlayan manevi sarsıntısı ise hepsinden ağırı.. Ekonominin iyileşme rayına girdiği bir dönemde yerin altından yırtılıp gelen deprem, “kızma birader” oyununda olduğu gibi tekrar başa döndürdü hükümetin kurmaylarını..
Pesimist bir insansanız, size göre, “neresinden tutsan elinde kalıyor” misali, ülkenin hal-i pür melali hiç de hoş görünmeyecektir. Sizi gayrı memnun edecek, karamsarlığa, umutsuzluğa ve isyana sürükleyebilecek konu malzemesi bulmakta zorluk çekmezsiniz. Açın gazeteleri, manşetleri ya da üçüncü sayfa haberlerine bakın; yemek üstü tatlı niyetine de “köşe” yazarlarını okuyun: bunalım, anksiyete, depresyon, melankoli anında sizin olur.
Muhalifliği kendinden menkul “aydın”ların ya da “gazeteci”lerin kendilerine “felaket tellalı” misyonu biçmeleri ve bunun gereğini yerine getirmeleri normaldir; çünkü onlar kronik muhalif oldukları sürece vardırlar. Bir şeylere karşı çıkmak ve bir şeyleri karalamak zorundadırlar; ellerinden başka bir şey gelmez..
Bu taifenin, ülke gidişatıyla ilgili tek olumlu ya da güzel bir şey söylediğini göremezsiniz. İşte bu taife, şimdi de işbaşındaki hükümete yönelik muhalefete başladı. Bu hükümet ağzıyla kuş tutsa bile bu müzmin muhalif taifeye kendini beğendiremez. Mesela, bu hükümet içinde MHP’nin olmasını hala hazmedemeyen ve ilk fırsatta hükümetten uzaklaştırılmasını isteyen bu taife için ülkenin istikrarı ve huzuru pek önemli değildir; önemli olan bunlara göre, “gerici, faşist, ırkçı, şoven” bir partinin ülke yönetiminde söz sahibi olmamasıdır..
Muhalifliği öz kimliğinin parçası haline gelen bazı “aydın”lar da, hala umudu sosyalizmde, marksizmde gördüklerinden olsa gerek, sosyal-ekonomik açılımların önünde vargüçleriyle dikilmeye çalışıyorlar. Dünya 21.yüzyıla girmeye hazırlanırken, bizdeki bu taife hala 1920’li yılların dünyasını ve Türkiye’sini hayal ediyorlar.
Pahalılık, enflasyon, işsizlik, insan hakları, demokratikleşme, türban meselesi, terör vs vs. Kötümser bir bakış için bütün bunlar “bu ülkenin çivisi çıkmış” demesine yeter de artar. Bu konuları biraz da abartır, şişirir, süslerse hatta bununla da yetinmeyip bazı konularda Türkiye’yi başka ülkelere jurnallerse, üstlendiği misyonu layıkıyle yerine getirmiş olur.
İnsafsızlık da yapmayalım; müzmin muhaliflerin söyledikleri ve vurguladıkları arasında doğru olanlar da vardır; haklı oldukları yönler de vardır.. Bunlara “yoktur” demenin, inkar etmenin de anlamı yoktur. Ancak, olumsuzlar karşısında alınan tavırlar ve ortaya konulan tepkiler konusunda bakış farklılıklarımız vardır. Onların olumsuzlukları niçin ve nasıl ortaya koydukları, yani “amaç”larıdır, benim onlardan farkım...
Gazetelerden, televizyonlardan yansıyan her türlü olumsuz haberlere, görüntülere rağmen biraz daha iyimser bir bakış açısına sahip olamaz mıyız? Başka bir ifadeyle, kolay yol olan kötümserliği değil de, zor olanı, yani iyimserliği tercih edemez miyiz? Kendimizi biraz zorlayarak da olsa, her şeye rağmen, geleceğe yönelik iyimser umutlar ve beklentiler besleyemez miyiz?
İyimserlik havasına girip geleceğe ümit dolu bakışlarla bakmamız için illa ki ABD Başkanı’nın gelip Türkiye’yi övücü, taltif edici, teşvik edici sözler sarfetmesini mi beklemeliyiz? Hoş, Clinton’un Türkiye için güzel sözler sarfedip, biraz da olsa birçok kesimdeki insanların karamsarlık bulutlarını kaldırması iyi olmuştur. Tuhaf olan şudur ki, biz Türkiye olarak, Türk insanı olarak kendi potansiyelimizin bilmiyor muyduk da, Clinton söyleyince bunun farkına vardık?
Biraz daha basiretli, sağduyulu, gerçekçi bir gözle bakmayı niçin başaramıyoruz Türkiye’ye? Niçin hep bugüne bakıyoruz ve bugünde takılıp kalıyoruz? Niçin, bir ay sonra adım atacağımız yeni yüzyıl içinde Türkiye’nin nasıl bir panoramaya sahip olacağı hususunda kafa yormuyoruz? Niçin, ülkemizin sahip olduğu potansiyelin ne olduğu ve bunun nasıl değerlendirileceği hususunda gayret göstermiyoruz?
Çünkü bunları beceremiyoruz, başaramıyoruz. Bu ülkeye, yaşanmış ya da yaşanmakta olan her olumsuzluğa rağmen, daha iyimser ve umutlu bakmasını bilmiyoruz; geleceğin daha iyi şeyler getireceği umuduna değil, günümüzde yaşananların bıraktığı isyan tortusuna takılıp kaldığımız için belki de, gözlerimizi uzaklara çevirmesini beceremiyoruz..
Bunu bir gerçekleştirebilsek.. yani, bugünü değil de yarını düşünüp, bugün yaşanan olumsuzların yarın da yaşanmaması için gayret göstersek.. Kronik muhaliflik adına mevcut güzel adımları görmezlikten gelip halka karamsarlık enjekte edeceğimize, ideolojik saplantılardan kurtulup, güçlü ve mutlu bir Türkiye için zihin jimnastiği yapsak..
21.Yüzyıl, bizim yüzyılımız olurdu...
Bana göre de olacak..