21.Yüzyıla hazır mıyız? Spordan eğitime, politikadan ekonomiye, artık her şeyin “21.yüzyıl” ibaresiyle yorumlandığı bir zaman dilimindeyiz. Geriye sayım neredeyse son ermek üzere ve çok değil iki yıl sonrasında dünya yeni bir yüzyıla merhaba diyecek.
Zaman zaman bu sütunda 21.yüzyıl konusu üzerinde duruyoruz. Gerek genel anlamda, gerekse milliyetçi-ülkücü hareketin geleceğe bakışı anlamında zihin jimnastiği yapıyoruz. Sonuçta, gelecekteki problemleri ve olabilecekleri önceden belirleyip ona göre tedbirler almak ve stratejiler belirlemek zorunda olduğumuzu biliyoruz. Şunu da biliyoruz ki, en küçük bir ticari işletmeden tutun da dünyanın en büyük devletlerine kadar her kuruluş, kısa ya da uzun vadeli hedefler belirleyerek önümüzdeki yüzyıla hazırlanıyor.
Dünyanın önde gelen futürologları, stratejistleri, planlamacıları, siyaset bilimcileri, sosyal psikologları ve ekonomistleri günümüzde şu soruya cevap arıyorlar: “21.yüzyıla hazır mıyız?”
Kimileri bu soruya evrensel anlamda cevaplar veriyorlar; kimileri de lokal, yani kendi belirledikleri dar çerçeveler içinde cevap veriyorlar. Tabii ki, bu soruya cevaplar verilmeden önce, mevcut görünüm ortaya konuluyor.
Fransız Le Monde gazetesindeki bir makalede, Jerome Binde adlı bir UNESCO yetkilisi de aynı soruya cevap arıyor ve “21.yüzyıla hazırlanan insanlık dört belli başlı sorunu koymalı” diyor.
Binde’ye göre ilk olarak şu sorulmalı: 21.yüzyılda zengin ve fakir arasındaki uçurum varlığını koruyacak mı? Son on eş yıl içinde on beş ülke ekonomik gelişme sağlarken yüz ülke ya yerinde saymış ya da geriye gitmiş. 1,3 milyar insanın yoksulluk sınırında yaşadığı, 800 milyon insanın aç olduğu ve yetersiz beslendiği, bir milyar insanın temel sağlık ve eğitim imkanlarından mahrum olduğu günümüzde, yoksulluk sınırının altında yaşayanların üçte ikisi 15 yaşın altında. Tespit: Küreselleşme sosyal devlet anlayışını aşındırdı ve hala ihtiyaç duyduğu sosyal uzlaşmayı sağlayamadı.
İkinci sorun ise: sürekli gelişme. Gelecek kuşakların ilerlemesini zora sokulduğu belirtiliyor ve “eğer dünya nüfusunun tamamı Kuzey Amerika’daki gelişme ve tüketim tarzına sahip olsaydı, gezegenimiz yeterli olmazdı” deniliyor.
Üçüncü sorun şu soruyla ortaya konuluyor: “21.yüzyıl için planlarımız ve bunları uygulayacak imkanlarımız var mı?” Devletlerin pek çoğunun küreselleşme karşısında kontrolü kaybettiği; demokrasinin de finans pazarının ve hammedde alışverişini belirleyenlerin eline düştüğü tespiti yapılıyor. Bu konudaki öneri: “Günümüzün sınır tanımayan su, kirlilik, örgütlü suç gibi sorunlarına bulunacak çare de uluşlararası nitelikte olmalı...
Dördüncü sorun, barış ortamının eksikliği. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla tescillenen soğuk savaşın sona ermesinin ardından oluşan “artık dünyada savaş olmaz” düşüncesinin aslında bir yanılsama olduğu ortada. Soğuk savaşın ardından dünyanın dört bir yanında ortaya çıkan düzinelerce savaş, bu sorunun önümüzdeki yüzyılda da süreceği izlenimin veriyor.
Jeremy Binde adlı UNESCO yetkilisi bu dört sorunu ortaya koyduktan sonra, kendi dünya görüşü çerçevesinde birtakım çözümler öneriyor. En başta da, küreselleşmenin uluslararası bir demokrasiye dayanması gerektiğini söylüyor.
***
Yukarıdaki dört soruna daha başka sorunlar da eklenebilir. Nitekim, ilgi alanı “gelecek” olan bir çok dünyaca ünlü stratejistler ve gelecekbilimciler daha başka sorunları da gündeme getiriyorlar. Bununla birlikte, bu sorunların nasıl çözüleceğine dair getirdikleri önerilerin sayısı ya çok azdır ya da klişeleşmiş birkaç genel cümleden öteye gitmemektedir.
Öte yandan, gerek sorunlar, gerekse çözümler konusundaki görüşlerin ortak paydası “demokrasi” olmakla birlikte, demokrasiye bakış konusunda iki farklı cephe ortaya çıkıyor. Cephelerden biri “liberal demokrasi”, diğeri ise “anti-liberal demokrasi”dir.
Liberal demokrasinin öncülüğünü ABD’li stratejistlerin (Fukuyama gibi) yaptığını ve bunu “Yeni Dünya Düzeni” kavramıyla birlikte dünya empoze etmeye çalıştıklarını biliyoruz. 21. Yüzyıl, ABD’nin öncülüğünde şekillenecek ve sorunlar da libelar demokrasi sayesinde giderilecektir...
Diğer cephede yer alan anti-liberaller ise, ABD’nin bu öncü rolünü ve dayatmaya çalıştığı liberalizmi kıyasıya eleştiriyorlar. ABD’deki bazı akademisyenler (Chomsky gibi) ile özellikle Avrupa’daki gelecekbilimciler tarafından sergilenen bu anti-liberal görüşün özünde “sosyal devlet” anlayışı yatıyor. Genelde sol akımın “sosyal demokrasi” ya da “sosyalist demokrasi” kavramları adı altında savundukları görüşlerin büyük kısmı “marksist” bakış açısıyla şekilleniyor.
“Globalleşme” ya da “Küreselleşme” ise bu tartışmalarda anahtar kelime. Küreselleşme iyi midir, kötü müdür, gerekli midir, gereksiz midir tartışmalarının artık bir önemi yok. Şimdi, önlenemez bir süreç olan küreselleşmenin olumsuz ve yıkıcı etkilerinin derecesi ile bunların nasıl önlenebileceği tartışılıyor. Daha sonraki yazılarımda bu tartışmaları üzerinde durmaya çalışılacağım.