Türkiye'de siyaset ve ideoloji Türkiye’nin, diğer Batı ülkelerinden farklı bir çok yönü var. Yani bizim birçok konudaki “anlayışımız” ve “bakış açımız”, genelgeçer ölçülerden farklıdır. Spordan sanata, teknolojiden siyasete, her alanda “biz” o “Batılı” dediğimiz dünyadan ayrı düşeriz.
Siyaseti ele alalım. İşte en son örneklerini gördük.. Batı’da birçok ülkede seçim kaybeden partilerin genel başkanları “siyasi ahlak” ve dürüstlük örneği göstererek istifa ettiler ve yerlerini bu işi daha iyi yapabileceği düşüncesiyle başkalarına bıraktılar.
Acaba Batı’lı ülkelerde siyaset “her şey” değil midir? Acaba, oralarda siyaset, bu işe bulaşanlar için “vazgeçilmez” ya da “olmazsa olmaz” bir zorunluluk mudur? Acaba oralarda “siyasi ihtiras” adı verilen ve “ölene kadar genel başkanlığı” öngören bir saplantı yok mudur?
Görülen o ki, yok.. Oralarda -hatta dünyanın daha bir çok yerinde- siyaset, kişiler için bir “varolma” mücadelesi değil demek ki.. Bir partinin başına hasbelkader geçip, o makamı sanki “ömür boyu kazanılmış hak” gibi görme anlayışı “Batılı” dediğimiz ülkelerde yok demek ki...
Oysa bizde var.. Çünkü biz farklıyız.. Bizim siyaset anlayışımız ve ideoloji anlayışımız çok farklı.. Kendimize özgü bir bakış açımız var bizim siyasete karşı..
18 Nisan seçimleri sonrası Türkiye’de çok tartışıldı bu konu.. Seçimden büyük oy kaybıyla çıkan partilerin genel başkanlarının istifa etmesi gerektiği üzerine yazıldı çizildi.. Hatta bazı partilerin seçimden önce “kim daha az oy alırsa o istifa etsin” şeklindeki sözlerine rağmen, çöküntüye uğrayan partilerin genel başkanlarının “benim seçmenlerime karşı sorumluluğum” var şeklindeki tezatvari bahanelerle koltuklarına sıkı sıkı sarılmaları, inanın ki sadece bizim ülkemize has bir “siyaset” anlayışıdır...
Cumhuriyetin en köklü partisini yüzde 8 oy oranlarına düşürme başarısını gösteren bir genel başkanın, kamuoyunun ve medyanın baskısı sonucu istifa etmesi “siyasi ahlak” adına kerhen de olsa örnek gösterildi.. Seçimden bir gün sonra yapacağı işi, baskı sonucu 3 gün sonra “gönülsüz gönülsüz” yapan bir genel başkanın, daha sonra o partinin kurultayında tekrar aday olacağını açıklaması da, inanın başka hiç bir ülkede göremeyeceğiniz bir “siyaset” anlayışıdır.. Bu müstafi genel başkanın tekrar aday olurken tutunduğu argüman ise gerçekten tarihe geçecek niteliktedir: “Değişeceğim..” İlginç değil mi? Değişme taahhüdü veren genel başkanın değişmeyen tek özelliği, kaybettiği genel başkanlık koltuğuna tekrar oturma hırsı... Bu hırs değişmediği sürece, diğer konularda gerçekleşecek değişme, ne gibi faydalar getirir, Allah bilir.. Ama yine de bu genel başkanı, “değişme”nin gerekli olduğu konusunda geç de olsa kafası şarj ettiği için kutlamak gerek..
Bu sayın genel başkanın “değişeceğim” demesine karşılık, partisindeki bazı kafaların aynı kaldığını görüyoruz. Genel başkan adaylarından birinin, kurultay günü yaptığı konuşmaya dikkat ettiniz mi? İçişleri Bakanı olduğu dönemde, Filistinli teröristleri teslim oldukları için öperek kutlayan bu şahıs, yaptığı konuşmanın merkezine MHP düşmanlığını oturtuyordu... Ve “CHP’li” gençleri bilinçlenmeye, saf tutmaya, mücadeleye çağırıyordu bu beyefendi.. Siyasi hırs uğruna, koltuk uğruna, dogmatik ideoloji adına, milletin yüzde 18’inden oy almış bir partiyi hedef gösterip tehlikeli bir kamplaşmanın tohumlarını atmaya çalışan bir siyasetçi anlayışını da, çok isteseniz de başka bir ülkede göremezsiniz...
Bir de sol medyadaki kalemşörler var.. Bunlar da “değişme”den nasibini alamamış kişiler.. Kafaları ve gönülleri hala eski “devrimci mücadele” günlerinde takılıp kalan kişiler bunlar.. Sermayelerini “milliyetçilik düşmanlığı” üzerine yatıran ve böyle yapmadıkları takdirde bir hiç olacaklarına inanan kişiler bunlar.. Her köşe yazısında mutlaka bir “faşizm” ya da “faşist” kelimesi kullanarak, kendisini okuyanların bilinçaltlarına çomak sokmaya çalışan yazarlardan birinin son makalesi, DSP-MHP-ANAP hükümetiyle ilgili.. Hiç de hoşnut değil tabii ki bu kalemşörümüz. Bakın neler yazıyor: “Birden Max Jacop' un sesiyle irkiliyorum... Güneşin şeytanları otağlarını kurmuşlar meydanlara... Yüreklerde ise bir hançer!.. Umudun acıyla buluştuğu, genç ölülerin toprağa verildiği, puslu havalarda ''Ya sev ya terk et'' ulumalarının egemen olduğu bu coğrafyada ''Sevgi nasıl çoğalır'' diye soruyorum... Kemal Türkler'in o siyah-beyaz fotoğrafına bakarken dalıp gidiyorum...”
Görüyorsunuz işte.. Sol’umuzun partileri kadar kalemşörleri de aynı kafa yapısında inat ediyorlar.. Marksizmin çöküşünden itibaren kimlik bunalımına girip, ruhları, beyinleri, yürekleri havada asılı kalan ve bu boşluk içinde ne yapacaklarını şaşıran kişilerin, hala sosyalizmi bir umut olarak görmeleri; bununla da yetinmeyip aksesuarlarını “milliyetçilik” düşmanlığıyla, MHP düşmanlığıyla süslemeye çalışmaları da, kanaatiniz olsun ki sadece bizim ülkemize özgü bir ideoloji anlayışıdır..
Eh.. ne yapalım olsun bu kadar.. Hala bu kafa yapısında olan kişilere zaten milletimiz gereken cevabı ve dersi veriyorlar.. Böyle insanların olması da aslında öyle çok kötü bir şey değil.. Siyasetimize renk katıyorlar.. Onların düşündüklerinin ve yaptıklarının tersi doğrultusunda hareket ederek, hayırlı ve faydalı bir şeyler üretmek oluyor en azından..