Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

Bamyanın dolması olur mu?

Bugün okullar ikinci dönem için tekrar açılıyor. Milyonlarca öğrenci, yüzbinlerce öğretmen 15 günlük bir dinlenme sonrasında, bir yıllık maratonun ikinci etabı için start alacaklar. İlk etapta başarılı koşu çıkaranlar ikinci etaba daha rahat girecekler. Karnesinde kırık olanlar, eğer bu 15 günlük sürede eksikliklerini giderecek çalışmalarda bulunmamışlarsa bu ikinci etap onlar için daha zorlu geçecek..
Türkiye itibariyle söylersek, eğitim-öğretimi böylesi bir “koşu” yarışmasına benzetiyor olmamız maalesef üzücüdür; ama yine maalesef ki böyle olduğu da bir gerçektir. Eylül ayının yarısında başlayan, ocak ayında dinlenme molası verilen, haziran ayında da sona eren bir koşu bu..
Bu koşuya katılan her öğrenci, hem ilk etap sonrası, hem de ikinci etap sonrası, “başarı” derecelerini belirten karne alıyor. Öğretmenlerin doldurduğu bu karnelerde öğrencilerin başarı performansları belli oluyor.. Öğrenciler de bu karneleri dönem sonunda anne-babalarına götürüyorlar ve yine bu performans derecelerine göre “ödül”lendiriliyorlar ya da “ceza”landırılıyorlar..
Düşünün ki bu rutin olay, ilkokulun birinci sınıfından başlıyor ve lise son sınıfa kadar sürüyor. Yani 11-12 yıl boyunca etapları, ödülleri, cezaları belli olan bu “koşu” tekrarlanıyor. Lise sonrasında ise başka önemli bir koşu başlıyor. Ama bu koşuya dahi olmak öyle kolay değil. Üniversite sınavını kazanan lise mezunu öğrenciler üniversitede okuma “ayrıcalığı”na sahip oluyorlar ve aşina olduğumuz “koşu”yu bu kez farklı bir kulvarda sürdürüyorlar..
Hiç sınıfta kalmamış ve şansının (ve dersaneye gidebilmişse de parasının) yardımıyla üniversiteye girebilmiş bir öğrencinin 15 yıl süren bu eğitim-öğretim koşusuna katıldığını düşünelim.. Ve diyelim ki Boğaziçi’nde okuyan ya da mezun olan bir gencin, tv’deki bilgi yarışmalarından birine katıldığını görelim.. Bu öğrenciye de şu soru sorulsun: Türkçe ezan uygulamasına hangi siyasi lider son vermiştir? Seçenekler de, Adnan Menderes, Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit olsun..
Bu genç bu soruyu görüyor, uzunca düşünüyor, “keşke yaş olarak biraz daha büyük olsaydım” diyor. Verdiği “Turgut Özal” cevabı da yanlış ve kendisini yarışma dışı bırakıyor.. Aynı üniversiteden başka bir genç de Kenan Işık’ın bamya dolması olur mu şeklindeki esprili sorusuna “niçin olmasın, olabilir” diyebiliyor.
Eğer bu bilgi-kültür yarışmalarını seyrediyorsanız buna benzer çok sayıda örneğe rastlamışsınızdır. Bazı sorulara verilen cevaplar sonrasında “aa bu kadarı da olmaz” diye şaçınızı başınızı yolduğunuz zamanlar da olmuştur. Öyle ki, bilgi yarışmasına katılabilecek güveni ve kapasiteyi kendinde gören bir yarışmacının nasıl olur da böylesi sorulara yanlış cevaplar verdiğini görüp çıldırdığınız anlar olmuştur..
Ekran karşısında bir vatandaş olarak bu tür tepkiler vermek tabii ki kolay.. Ama zor olan, gençlerin böylesi sorulara niçin yanlış cevaplar verdiği sorusuna cevap aramak ve bulmaktır. Yanlış cevap verilmesi her şeyden önce o sorunun cevabının bilinmemesi demektir. Peki ama üniversitede okuyan bir genç nasıl olur da, mesela, Türkçe ezanın hangi dönemde, kim tarafından kaldırıldığı konusunu bilmez? Önce bu sorunun cevabını arayıp bulmamız gerekmiyor mu?
Başa dönelim ve 15 yıllık eğitim-öğretim koşusunu hatırlayalım. Bu süreç içinde çocuklarımıza o kadar çok şey “öğretiyoruz” ki, bu çocuklar bu öğrendiklerinin tamamına yakınını –tekrar hatırlamamak üzere- kısa zamanda unutuyorlar. Ezberci eğitim sistemimizin, başarı performansının “karne” adlı kağıt parçasıyla ölçüldüğü bir uygulamanın tabii bir sonucu bu.. Meselenin ilk boyutunda bu var..
Meselenin ikinci boyutu ise daha vahim. Söyler misiniz, hangi sınıfın hangi ders kitabında Türkçe ezanla ilgili bir bilgi vardır? Düşünün ki, yakın tarihimizin belki de en önemli olaylarından biridir, dönem itibariyle vatandaşlarımızı ve kurumlarımızı yakından ilgilendiren bir uygulamadır. Ve yine düşünün ki, bu olayla ilgili çocuklarımıza, hadi çocukları da geçelim, gençlerimize bilgi verilmez, öğretilmez.. Hadi deyin ki bu konu netameli, çetrefilli; haklısınız diyelim. Ama, bunu gibi daha birçok konuda durum böyle değil mi?
Çocuklarımıza ve gençlerimize, belki de hayatları boyunca hiç gerekli olmayacak “bilgi” kırıntılarını, üstelik de ezberle-unut yöntemiyle dayattığımız sürece, bu 15 yıllık “koşu”, sadece çocuklarımızın yoruldukları ama bunun karşılığında da hiçbir şey kazanamadıkları angarya bir uğraştan öteye geçemeyecek..

ilksayfa