Öğretmen: Bilgisiz "bilgi" kaynağı
Yeni öğretim yılı geçtiğimiz hafta başladı. Milyonlarca öğrenci ve bu milyonlarca öğrenciye bilgi ve davranış öğretecek yarım milyon öğretmen, uzun bir tatil sonrası tekrar okulları ve sınıfları doldurdu. Aslında bu klasik başlangıç cümlesi hiç değişmez. Konu eğitim ve yeni öğretim yılı olunca söze milyonlarla ifade edilen öğrencilerden ve öğretmenlerden bahsederek girmek adettendir. Bir de bunlara, milli eğitim yetkililerinin ya da yeni okul açılışlarında konuşmalar yapan siyasetçilerin “umut”, “başarı” ve “temenni” yüklü cümlelerini eklerseniz, dünden bugüne hiçbir şeyin değişmediği sonucuna ulaşırsınız. Değişmeyen sadece “söylem” değil tabii; eğitim tablosu da –tıpkı bir resim tablosu gibi- hiç değişmiyor. Eğitim sistemimiz, eğitim sorunumuz, eğitim tablomuz, geçmiş yıllarda ne ise, bugün de aynı; korkarız ki yarınlarda da bu “değişmeme” saplantısını değişmeyecek.
Oysa, adım attığımız yeni yüzyılda, yani 21.yüzyılda büyük, güçlü, söz sahibi ve müreffeh bir Türkiye olacağımızı iddia ediyor; bunu her platformda dile getiriyor; buna kendimizi inandırıyor, bununla da kalmayıp çevremizdekileri inandırmaya çalışıyoruz. Bunda bir gariplik yok, sonuçta her milletin ve devletin geleceğe yönelik hedefleri, idealleri ve umutları olmalıdır. Gariplik, “söylem”le “icraat” arasındaki taban tabana terslikten kaynaklanıyor.
Devletinin güçlü, milletinin mutlu olduğu bir ülke olmak, kurtlar sofrası görünümündeki 21.yüzyılda ayakta kalmak istiyoruz istemesine de, bu hedefe ulaşmak için ne yapıyoruz? Diğer konuları ve alanları bir kenara bırakıp -yeni öğretim yılı vesile olsun-, eğitimi ele alalım ve soralım: Eğitim sistemimiz mevcut haliyle, Türkiye’yi 21.yüzyıla hazırlayacak kapasiteye, donanıma ve zihniyete sahip midir? Özdeyişi uyarlayalım: “Bana eğitim sistemini söyle, sana akıbetinin ne olacağını söyleyeyim!” Artık söylemeye ya da anlatmaya gerek yok, çünkü herkes biliyor eğitimimizi. Öyleyse akıbet hakkında müneccim olmaya da gerek yok.
Bilgi ekonomisinin artık ekonomi sektörünün en önemli kolu haline geldiği günümüzde, bilginin üretildiği, yayıldığı, yönlendirildiği ve sistematize edildiği “eğitim” sürecini de bu gerçeğe göre şekillendirmek ve yapılandırmak şart hale gelmiştir. Başka bir ifadeyle, “bilgi çağı”na girmekteyiz ve bu çağın gereğince “bilgi toplumu” olmak istiyorsak, her şeyden önce eğitim sorununu çözmeliyiz. Eğitim sistemimizi, insan yetiştirme düzenimizi bu çizgi üzerine oturtmalıyız.
Ama gelin biz bugünkü görünüme bakalım. Bu görüntü iki boyutlu. İlk boyutunda şunu görüyoruz: Dünyada her şey ışık hızıyla değişiyor. İletişim teknolojilerindeki gelişmeler sınırları ortadan kaldırıyor. Bilgi endüstrisinin gelişmiş ülkelerdeki yıllık ciroları, yüzlerce ülkenin bütçelerinden daha fazla. Nitelikli, kaliteli, yetişmiş, bilgili, kültürlü ve herşeyden öte, her gün kendini ve bilgisini yenileyebilen insanlar yarınlara yön verecek ve işte bu gelişmiş ülkeler eğitim sistemlerini bu özelliklere sahip insanlar yetiştirmeye göre yapılandırılıyor.
Görüntünün ikinci boyutunda Türkiye var. Ders kitaplarındaki bilgileri “ezberleyip” ertesi gün öğretmenine “anlatan” ama ezberlediği bilgileri de yarım saat sonra unutan; böyle olduğu için de ne kazara girdiği üniversitede, ne de üniversite sonrası girdiği işte başarılı olamayan öğrencileri geçelim. Sayısı bugün yarım milyonu bulan öğretmenlerimizin durumuna bakalım.
Öğretmen, eğitim sisteminin en önemli unsuru. Sonuçta, çocuklarımızı, gençlerimizi onlar eğitiyor, öğretiyor ve yönlendiriyor. Özellikle ilköğretimin ilk beş yılı süresince çocuklara bilgi, görgü ve davranış öğretecek öğretmenlerin formasyonları ve kapasiteleri önem taşıyor. Gelin görün ki, bugün sınıf öğretmenlerinin tamamına yakın bölümü ekonomik sıkıntı içinde. Büyük şehirlerdeki öğretmenlerin çoğu ek işlerde çalışmak zorunda kalıyorlar. Yorgun argın evine giden bir sınıf öğretmeni evde hazırlık yapamıyor; öğrencilere aktaracağı bilgileri sınıfta çocuklarla birlikte öğreniyor!
Aynı öğretmen, geçimini zar zor sağladığı, aldığı maaşı anca zorunlu giderlerine harcadığı için ne gazete, ne dergi, ne kitap okuyabiliyor. Günceli ve gündemi takip edemiyor. Başka bir ifadeyle, ne kendini ne de bilgilerini yenileyebiliyor. Böylece öğretmen sadece ders kitaplarındaki bilgileri öğrencilere aktaran bir yansıtıcı olmaktan öteye gidemiyor.
Eğer bir ülkenin eğitim sisteminde öğretmen o işi sadece “süre dolsun eve gideyim” sıkıntısıyla yapıyorsa; çocukları sadece ders kitaplarına endeksleyip, güncel bilgilerle donatamıyorsa; kendini olduğu gibi öğrencilerini de yenilemiyorsa, ortaya çıkacak “ürün” de tabii ki, istenilen, arzu edilen türden olmayacaktır.
İşte size iki tablo. Birinde “bilgi”nin önemi doğrultusunda hızla gelişen, kalkınan ülkeler; diğerinde, öğretmeninin temel sıkıntılarını bile çözememiş; dolayısıyla “bilgi”nin birincil kaynağını kurutmuş bir Türkiye...
ilksayfa