Elçibey ve Türk Dünyası
Türk Dünyasının büyük liderlerinden Ebulfez Elçibey’in vefatı, Türkiye’nin Türk Dünyasıyla ilişkilerinin hangi boyutlarda olduğunu (ve olmadığını) bir kez daha görmemizi ve bazı gerçekleri bir kez daha idrak etmemizi sağladı. Merhum Elçibey’in naaşının apar-topar Azerbaycan’a gönderilmesi bile, Türkiye’nin hala bu konuya nasıl “kişiliksiz” bir politikayla yaklaştığını göstermesi açısından ilginçti. Türkiye aşığı, Atatürk sevdalısı bir Türk liderin naaşının, sanki başlarına “dert” olacakmışcasına, yangından mal kaçırır gibi, uçağa konulup gönderilmesi, yaşanılan bütün tecrübelere rağmen Türkiye’nin hala yanlış hamlelerle “oyun kaybetmeye” devam ettiğini gösteriyordu bana göre..
Komünist sistemle birlikte, emperyalist SSCB’nin parçalanın yok olması ve ardından bu bölgedeki Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanması, “21.Yüzyıl Türk asrı olacaktır” ya da “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” sloganlarıyla ayağa kalkan Türkiye için bulunmaz ve kaçırılmaması gereken bir fırsattı.
Ne var ki, fırsatları değerlendirmek için sadece hamasi ve duygusal sloganlar yeterli değildi. Her şeyden önce, olayları, gelişmeleri önceden kestirip plan, program ve strateji geliştirmek gerekiyordu. Ama, Türkiye dışında Türklerin varlığından bahsetmenin “suç” telaki edildiği bir ülkede, böyle bir hazırlığın olmayacağı belliydi. Amerika, İngiltere, Almanya gibi ülkeler yıllar öncesinden muhtemel gelişmeleri hesap ederek, Orta Asya, Kafkasya ile stratejiler geliştirirken, Türkiye, her zaman olduğu gibi, bekle-gör politikası izledi. Bekledi ve gördü..
Sovyetler Birliği tarumar olup 15 ayrı bağımsız cumhuriyete bölündüğünde, bunlardan 5’inin Türk Cumhuriyeti olması, Türkiye’nin önüne olağanüstü kapılar açan bir fırsattı ve ne gariptir ki, bu gerçeği özellikle vurgulayanlar yabancı orijinli stratejistler ve analistlerdi. Türkiye’nin bölgede aktif bir güç olabileceğini belirtenler de onlardı. Ne de olsa bu Türk Cumhuriyetlerinin aralarında bir tarih ve kültür birliği vardı. Böyle bir olguyu en iyi şekilde değerlendirecek ülke de Türkiye idi. Üstelik mevcut ekonomik ve siyasi potansiyeliyle bunu başarabilecek bir ülkeydi Türkiye..
Lakin gelişmelere baktık ki, ya bu yabancı stratejistlerin söyledikleri yalan, tutarsız, palavraydı; ya da Türkiye, onların sandıkları gibi bir ülke değildi.. Çünkü, gelişmeler öngörülenleri doğrulamıyordu.. Yok eğer, yabancıların söyledikleri doğruysa, Türkiye de gerçekten böyle bir potansiyele sahipse ve fakat buna rağmen, bölgede etkin değil de pasif bir konuma düşmüşse, işte asıl vahim olanı, düşündürücü olanı budur..
Türkiye, tarihi bir fırsat önüne çıkmışken tarihi hatalar yapmıştır. O ilk günlerin heyecanı ve coşkusu içinde yanlış adımlar atmıştır. Uzun vadeli, ileriye yönelik değil, günübirlik, anlık politikalar izlemiştir. Azıksız uzun yola çıkan yolcu gibi, yolun yarısında aç-susuz kalmıştır. Bağımsızlık günlerinde o Cumhuriyetlere gidip iki-üç günlük gezilerinin ardından kendisini bölgenin uzmanı ilan eden ve saçmasapan ahkamlar kesen gazetecilerin yönlendirdiği bir “Türk Dünyası” stratejisinden nasıl bir sonuç beklenebilirdi ki?
Bakın hala Bakü-Ceyhan petrol boru hattı için çırpınıp duruyoruz. Türkiye için –şüphesiz ki tek ya da çok çok önemli değildir- büyük katkı sağlayacak bir projeyi bile kendi lehimize çevirebilmiş değiliz. Çünkü arada Rusya var, çünkü arada İngiltere var, çünkü bu projeyi onaylayacak kişilerin şahsi ceplerine akacak milyon dolarlar var.. Çünkü arada, Türkiye’ye söz verdiği halde kıvırıp duran şahsiyet yoksunu “lider” bozuntuları var...
Türkiye, vaktinde “adam gibi adam”ların arkasında dursaydı; kendisine kimin daha yakın ve faydalı olabileceğini iyi hesaplasaydı; geçmişi KGB’nin pislikleriyle örtülü yanar-dönerlerin gerçek yüzlerini önceden görebilseydi, belki de şimdi yarı yolda aç-susuz kalmış yolculara dönmezdi..
Marifet, yüksek düzeydeki ziyaretlerde, hala göbeğiyle Moskova’ya bağlı “lider”lerle kadeh tokuşturmak, onların mahalli giysilerini giymek değildir. Marifet, ata yurdu topraklara gidip nostalji yaşamak da değildir. Marifet, sizlere sarılıp sırtınızı sıvazlarken bir gözüyle de Moskova’ya göz kırpanlarla, gerçekleşmeyecek projelere imza atmak değildir..
Marifetin ne olduğunun da artık önemi yok, çünkü çok geç, tren kaçtı. O büyük Türk Dünyası treninin lokomotifi biz değiliz; belki de yakın gelecekte vagonu da olamayacağız.
Halkın oyuyla iktidara gelen ve gelir gelmez de Bağımsız Devletler Topluluğu’na girmeyeceğini, ülkeyi ekonomik ve siyaseten bağımsız yapacağını söyleyen; Türk birliği için mücadele edeceğini her fırsatta vurgulayan Elçibey gibi bir büyük lideri değil de, “lider” bozuntularını tercih eden bir ülke için başka bir akıbet de olamaz zaten..
Vefatıyla birlikte, Türk dünyası konusunda yeniden düşünmemizi sağlayan merhum Elçibey’e bir kez daha Tanrı’dan rahmet diliyorum. Ruhu şad olsun...
ilksayfa