Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 
Peygamber postu ve mafya

Adli yılın başlaması sebebiyle yapılan törende konuşan Yargıtay Başkanı’nın “cüzdan ile vicdan arasında sıkışmış kalmış durumdayız” şeklindeki sözleri kimseyi şaşırtmadı. Yargıtay Başkanı’nı böyle konuştuğu için kimse kınamadı, eleştirmedi, yadırgamadı. O, belki de yıllar öncesinden söylenmesi gerekenleri ve hatta zaman zaman çeşitli vesilelerle dile getirilen gerçekleri, bu kez doğrudan doğruya vurguladı. 
Yargıtay Başkanı Mehmet Uygun’un, hakimlerin aylık gelirleri konusundaki sözlerinin, gerçekte bir imdat çığlığı hüviyetinde olduğuna inanıyorum. Bu çığlık şimdiye kadar sessiz atılıyordu, şimdi apaçık bir feryada dönüşmüş durumda. İçinde üstü kapalı bir uyarı da bulunuyor bu çığlığın. Bu uyarı, “adil” karar vermekle yükümlü hakimlerin, bu yükümlülüğü “adilane” bir şekilde yerine getiremeyebileceği şeklinde de algılanabilir.
Bazı meslekler vardır ki, önemiyle orantılı ücretler gerektirir. Mesela, görevi insan hayatını kurtarmak, insanları sağlığına kavuşturmak olan doktorun ücreti yüksek olmalıdır. Ama bugün, onca yıl süren eğitim sürecinden sonra devlet kurumunda mesleğe başlayan bir doktorun maaşı yüz milyonun biraz üzerindedir. Çocuklarımızı ve dolayısıyla geleceğimizi emanet ettiğimiz öğretmenlerin maaşı ise bu rakamın da altındadır.
Ama hem doktorun hem de öğretmenin bu maddi sıkıntıyı aşma yolları vardır. Doktor özel bir muayenehane açabilir, bir özel klinikte ek mesai yapabilir. Öğretmen de, okuldan geri kalan zamanında bir ek iş bulabilir. Oysa, hakimin herhangi özel bir yerde iş bulabilmesi ya da ek iş yapabilmesi mümkün değildir. Özel adliyeler olmayacağına göre hakimlerin tek çalışma yeri devlettir ve sadece oradan aldığı ücretle geçinmek zorundadır.
Paranın her şey olduğu, maddiyatın maneviyatın kat kat önüne geçtiği, paranın her kapıyı açtığı bir ülkede yaşıyoruz. Bütün bunlara rağmen, mesleğinin gereğini yapan, mesleğini hakkıyla yerine getiren, meslek şeref ve ilkelerini maddiyata feda etmeyen meslek adamlarımız var. Fakat öte yanda, enflasyon canavarının yol açtığı hayat pahalılığı söz konusu. Günlük ihtiyaçlarını gidermeye ya da çocuğuna daha iyi eğitim sağlamaya çalışan sabit ücretliye enlasyonla orantılı artış sağlayamazsanız, arada oluşan menfi dengesizlik o insanı, mesleğiyle uygun olmayan tercihlere yöneltebilir. Yargıtay Başkanı’nın sözlerini bu bağlamda değerlendirmek ve gereken tedbirleri de almak gerekir. Onun “Peygamber postunda oturuyoruz”  benzetmesi, hakimlik mesleğinin ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. 
***
Hakimlerin maddi sıkıntıları, adalet sistemimizin sadece bir parçası. Yargı mekanizmasından infaz sistemine, cezaevlerinden mahkeme kapılarındaki arbedelere kadar, birbirine bağlı bir çok sorunla içiçe olan adalet sistemimiz can çekişiyor. Çözüme yönelik reformlar yeterli olamıyor. Bunda, kısa vadeli siyasi müdahalelerin de rolü büyük. Alınan kararlar uygulanamıyor. Çünkü bazen  siyasilerin, bazen  “kamuoyu”nun, bazen de “sivil toplum” örgütlerinin baskıları yüzünden, çözüme yönelik projeler bile rafa kaldırılıyor. 
Bunun en güzel misali, Eskişehir E Tipi Cezaevidir. Hücre tipi inşa edilen ve kaçılması imkansız bu cezaevine açıldığı yıl terör suçluluları yerleştirilecekti. Ama, malum örgütler ve malum siyasetçiler hep bir ağızdan bu cezaevinin kapatılması için kampanya başlattılar ve bunda başarılı oldular. Diğer cezaevlerini militan yetiştirme okulu olarak kullanan yasadışı örgütlerin Eskişehir cezaevine gitmemek için “haklı” sebepleri vardı ve ne yazık ki bu örgütlerin dışarıdaki yandaşları ve yalaka politikacılar da bunlara destek çıkarak, bu cezaevinin uygulama dışı bırakılmasını sağladılar. Teröristlerin şimdi de bu cezaevine gitmemek için nasıl mücadele verdiklerini görüyoruz. Bu karar, yıllar öncesinden uygulansaydı belki de çok önemli merhaleler katedilmiş olacaktı. Ama olmadı...
Adli yargının bir başka önemli yarası da, geciken adaletle ilgili. Bir başka ifadeyle, mahkemeler onca davanın yükünü kaldıramıyor. Bir mahkemenin ya da bir hakimin baktığı davanın çokluğu bir yandan verilen kararların sağlıksızlığını, öte yandan da gecikmeyi beraberinde getiriyor. Geciken adalet adalet değildir düsturu ise başka “adalet” arayışlarını türetiyor. 
Bugünlerde çokça duyduğumuz “çek-senet mafyası” olgusunun nasıl ve niçin ortaya çıktığını hepimiz biliyoruz. Bu, “geciken adalet”le ilgili bir ortaya çıkıştır. Mahkemeye başvurup da hakkını çok çok geç alacağını bilen bir vatandaşın, bu hakkını başka yerlerde aramaya başlamasıyla ortaya bu tür bir mafya çıkmıştır. Bu mafyaya, hakkını aramak için adliye mensuplarının bile başvurur hale gelmesi, meselenin ne kadar traji-komik bir hale geldiğini göstermiyor mu?
Tabiatın kanunu bellidir: Atmosferdeki her boşluk dolar. Eğer, bir sistemde aksaklık varsa, boşluk varsa, bunu gidermeye yönelik yasadışı oluşumlar da ortaya çıkar ve bunun rantını yer. O zaman yapılması gereken mevcut aksaklıkları gidermektir, boşluğa meydan vermemektir.
Siz, meselenin özüne çözüm getirmez de, yüzeydeki kırıntılarda uğraşırsanız, bir kırıntı gider, ertesi gün diğeri gelir. Bu sebeple, adli reformların korkusuzca yapılması ve alınan kararların da her şeye rağmen uygulanması şarttır.

ilksayfa