Yabancılaşma 1-2
Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun klasik eseri “Çağlayanlar”da “Turhan Nasıl Çıldırdı?” adlı harika bir hikaye vardır. Bu hikaye, idealist bir gencin, uzunca bir süre yurtdışında kaldıktan sonra İstanbul’a gelişini ve fakat gördüğü manzara karşısında “çıldırma” raddesine gelişini ve sonunda intihar edişini anlatır. Yıl 1911’dir; İstanbul işgal altındadır ve düşman sadece askeriyle değil, kültürüyle de şehre hakim durumdadır.
Uzun yıllar memleketinden ayrı kalmış olan Turhan ise öyle güzel hayal, duygu ve beklentilerle gelmiştir ki İstanbul’a, karşılaştığı bu manzara adeta onda “şok” etkisi yaratmıştır. İnsan davranışlarından, konuşmalara, giysilerden geleneklere her şey farklı görünür ona. Bıraktığı ile karşılaştığı arasında uçurum vardır. Bir süre sonra çaresizliğiyle birlikte yalnızlığı yaşamaya başlar: çünkü artık o “yabancılaşmış”tır. Bıraktığı değil ama karşılaştığı topluma ve kültüre yabancı bir insan olmuştur. İdealisttir, sorumluluk sahibidir ve bir nevi aydın insandır Turhan; böyle olduğu içinde gördükleri onu önce bunalıma, sonra da kendi açısından “kurtuluşa”, yani intihara kadar sürükler...
Müftüoğlu’nun, çok da uzun olmayan bu hikayesi, hem bir toplumun nasıl kısa bir sürede kültürel çürümeye, yozlaşmaya, değişime uğradığını göstermesi; hem de insanların nasıl böyle bir durum karşısında yabancılaşma sürecine girdiğini göstermesi açısından bir hayli ilginç ve vurucu bir örnektir. Çoğu yazarın uzun soluklu romanlarda yaptığını Müftüoğlu, kısa bir hikayede bütün çıplaklığıyla ortaya koyabilmiştir.
“Turhan Nasıl Çıldırdı?” adlı hikaye aynı zamanda, yabancılaşmayla birlikte gelen “kimlik bunalımı”nı da Turhan’ın şahsında ortaya koymaktadır. Cihana hükmeden bir büyük imparatorluğun başkentine gelip de, düşman işgali altında kültürel erozyona uğramış, dağılmış bir şehir gören Turhan, bir süre sonra kendi kendine “kimlik” sorgulamasına girer. “Ben kimim?” sorusu yabancılaşmanın hem sebebi, hem de sonucu olarak, onu bunalımın eşiğine kadar getirir.
***
“Yabancılaşma” kavramı aslında önceleri kullanılmıyordu şüphesiz; onun yerine “deli olmak” deyimi kullanılıyordu ve “anlam” itibariyle de bu ikisi birbirini karşılıyordu. Çevreleriyle, toplumla ve hatta kendi benliğiyle ilişkileri kopan insanlar için çok önceleri “deli” deniliyordu. Şimdi ise bu tür ilişki kopması “yabancılaşma” olarak nitelendiriliyor...
“İnsanın çevresindeki insanlarla ve eşya ile ilişkilerinde kendini onlardan tamamen ayrı, yabancı hissetmesi” şeklinde genel bir tanımı yapılan “yabancılaşma”, birçok düşünürün özel ilgi alanına girmiştir. Konuyu ele alış açısından olmasa da, en geniş çerçevede işlemesi bakımından ilk düşünür, Hegel’dir ve o, yabancılaşmayı, “aklın yarattığı şey içinde kendi eserini tanıyamaması ve kendi ürününü yanlış bir gerçekmiş gibi kabul etmesi” olarak tanımlamıştır.
Birçok şeyi Hegel’den alarak tersyüz eden Marx, yabancılaşma konusunda da bu geleneğine sadık kalmış ve yabancılaşmayı “emek” bağlamında ele alarak, kendi teorisine monte etmiştir. “Emeğin yabancılaşması” adını verdiği tezine göre, insan kendi ürettiği nesneye sahip olmadığı zaman emeğine yabancılaşmaktadır.
Böylece Marx’a göre yabancılaşmanın kaynağında mülkiyet ve işbölümü yatmaktadır; insan mülk edindikçe kendinden uzaklaşmakta, yabancılaşmaktadır (Charlie Chaplin’in “Modern Zamanlar” filmini hatırlayın; Şarlo fabrikada, bir bantın önünde çalışmaktadır. Bütün gün boyunca yaptığı sadece bantta önüne gelen bir vidayı sıkmaktır. Sonuçta bir şeyin üretimine katkıda bulunmaktadır; ama yaptığı sadece bir vida sıkmaktır. Otomasyon, -Marx’ın teorisine göre de- insanı, ürettiğine yabancılaştırmaktadır).
Marx’a göre, kapitalist rejimde insanlar yabancılaşmış, toplulukta kaybolmuşlardır ve bütün bu yabancılaşmaların kökü de ekonomik yabancılaşmadır. Roger Garaudy, Marksist teorisyenliğinin en hızlı dönemlerinde yazdığı “Marks İçin Anahtar” adlı kitabında, Marksist yabancılaşma kuramının dört kaynağını şöyle açıklamıştı: “1.İktisadi kaynak: Mülkiyetin başka bir kişiye geçişi, 2.Hukuki kaynak: Toplumsal mukavele ile özgürlüğün topluma geçişi, 3.Felsefi kaynak: Öznenin nesneye koyduğu eylem, yani Ben’in yabancılaşması, 4.İlahiyatçı kaynak: Yabancılaşma, dünyanın Tanrı tarafından yaratılmasını ifade eder..
***
“Yabancılaşma”, Hegel ve Marx’dan sonra da birçok düşünürün, bilim adamının ilgi alanına girdi. Bu düşünür ve bilim adamları da tabii ki uzmanı oldukları disiplinler çerçevesinde yabancılaşma kavramına anlamlar yüklediler.
Mesela, Veblen’e göre yabancılaşmanın kaynağı “özgür çalışma”nın kaybıdır. Max Weber’e göre “bürokrasi” ve karmaşıklaşan dünyada insanların sırtına binen yük, yabancılaşmanın sebebidir. Blauner’e göre, modern üretim teknikleri ve organizasyonlardaki bürokratik yapı, bayancılaşmayı beraberinde getirir. Durkheim’e göre yabancılaşma süreci endüstriyel toplumların sorunudur ve işbölümü, dayanışmadan uzaklaştırıldığı anda ortaya çıkmaktadır.
Teber, varoluşunun gerçek yerini dünya üzerinde doğru olarak saptayamayan insanların yabancılaştığına dikkat çekerken, Seeman yabancılaşmayı “bir kişinin, özduyuları ve özgeçmişleriyle bağlantısını kaybetmesi olgusu” olarak tanımlar. J.A.Hughes’e göre yabancılaşma, bireyin, sosyal halatının belli bir kısmına veya tamamına karşı bir huzursuzluk duyma halidir.
Çağımızın ünlü düşünürlerinden Fromm, daha çok insanın özünden uzaklaşması ve ruhi unsurun zayıflaması üzerinde durur. Birey planında yabancılaşmayı anlayabilmek için, o kişinin varoluş sorununa verdiği cevabın ne tür bir cevap olduğunu bilmek gerekir diyen Fromm, Marx ile Freud’u birleştirir ve şu senteze varır: “Kişinin kendi yarattığı bir nesneye aşırı bir sevgi ile bağlanması, ona tapması, onu putlaştırması sonucu, bu kişi kendi duygu ve düşüncelerini kendi dışındaki bir nesneye aktardığı için artık kendisi değildir ve onda bir ben ya da kimlik duygusu kalmamaktadır.”
Kısaca ifade edilecek olursak, yabancılaşmanın bir kişilik hastalığı olarak çağdaş insanın psikopatolojisinin temelinde yattığını söyleyen Fromm’a göre, bunun kaynağını, toplumsal yönüyle Marx’da, bireysel yönüyle de Freud’un kuramında görmek mümkündür.
***
Çeşitli düşünürlerin tanımlamalarından yola çıkarak, yabancılaşma’nın öznesinin “insan” olduğunu kolaylıkla görebiliriz. İster Marx gibi ekonomik planda, ister Durkheim gibi sosyal planda, ister Hegel gibi felsefi plandan, ister Fromm gibi psikolojik planda olsun, sonuçta bütün bunların temelinde “insan” bulunuyor. Yani, yabancılaşma insan içindir; çevresine, eşyaya, kendisine, topluma ya da ürettiği emeğe yabancılaşan insan’dır.
Gerek Blauner’in, gerekse Weber’in işaret ettikleri gibi, gittikçe karmaşıklaşan bir dünyada insan çeşitli yüklerin altına girmekte, bu yükü kaldıramadığı için de kendine ve topluma yabancılaşmaktadır. Birey planından toplum planına yavaş yavaş sirayet etmesiyle de “yabancılaşma” sosyal bir mesele olarak karşımıza dikilmektedir.
İnsanın sorumluluklar altına girmesinde tabii ki bir faktör değil, değişik karakterli birçok faktör rol oynuyor. Kitle iletişim araçlarından eğitim sistemine tadar, çeşitli faktörler yabancılaşma olgusunu hızlandırıyor, etki sahasını genişletiyor.
Ziya Gökalp’e göre, yabancılaşmanın en tipik örneklerinden biri de, “aydın-halk ikiliği”dir. Tanzimat sonrası, Batı tipi eğitim kurumlarının açılması ve paralelinde Batı’yla kültürel ilişkilerin artması sonucu aydın-halk arasındaki kültür ikiliği de bir şekilde, yabancılaşmadır.
Said Halim Paşa’nın “Buhranlarımız” adlı değerli eserinde vurguladığı gibi, taklitçi batılılaşma, aydınların kendi ülkesini, kendi insanını tanımadan Batıyı tanımak isteyişi, sonuçta aydın ile halk arasındaki bu çizgiyi kalınlaştırmıştır (Attila İlhan’ın verdiği en güzel örneklerden birisidir; Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra, bazı “aydın”larımız, kırsal kesimdeki insanımızın elinden bağlamayı, kavalı alıp, onlara mandolin öğretmekle çağdaşlaşacağımızı sanıyor ve sanmakla kalmayıp bunu da dayatıyorlardı).
***
Boyutları çok geniş alana yayılan yabancılaşma, son tahlilde, bir sağlıksızlığı nitelemektedir. İnsanın ister kendisine, kendi benliğine, isterse topluma ya da ürettiği nesneye yabancılaşması, insan ile karşısındaki muhatabı arasında sağlıksız bir ilişki olduğunu gösterir.
Modernleşmenin, konformizmin ve çekirdekleşmenin kaçınılmaz sonucu olarak insan, gitgide kabuğuna çekilmekte ve önce topluma, bir müddet sonra da kendine yabancılaşmaktadır. Ve, bundan sonra da amaçlar araç, araçlar da amaç haline gelmektedir. Hayatına bir anlam yüklemeyen ve hayatı sadece doğum-ölüm gibi basit bir sürece indirenler, hayata, dünyaya, çevresine ve kendisine yabancılaşmışlardır..
Yabancılaşmanın tek bir ilacı vardır; o da insanın hayatına bir “anlam” yüklemesidir..
ilksayfa