Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

Ölümün ve gülmenin yüzü

Bir sanatçı düşünün ki, ölümünün ardından, bir ülkenin başbakanı ile sokaktaki simitçisi aynı üzüntüyü, acıyı, duyguyu paylaşabiliyor; aynı gönül birlikteliğinde buluşabiliyor.. Geçtiğimiz yıl Barış Manço.. Bir hafta önce de Kemal Sunal.. Yedisinden yetmişine topyekün bir millet, tıpkı Barış Manço’da olduğu gibi, Kemal Sunal’ın ölümünden sonra samimi ve yapmacıksız bir üzüntüyü yüreğinde hissetti.

Ölüm kaçınılmaz, ölüm engellenemez. Hep biliriz bunu. Ölümün de yaşamın diğer yüzü olduğunu, onun kadar gerçek olduğunu biliriz. Biliriz ama hep onun soğuk yüzünü görmekten; adını anmaktan; onunla karşı karşıya gelmekten kaçınırız.

Ne var ki, biz ne kadar kaçınırsak kaçınalım ölüm kendini bize hissettirir. Özellikle de yakınlarımızdan, dostlarımızdan, sevdiklerimizden ya da içselleştirdiklerimizden biri öldüğünde, ölümün soğuk yüzü bize kendini gösterir. Ne kadar ölümün de yaşam kadar gerçek olduğunu bilsek de, yine de, aldığımız bir ölüm haberi yüreğimizde, ruhumuzda, bedenimizde ve beynimizde titreşimler meydana getirir.

Ölüm haberini aldığınız kişi yakınınız, akrabanız, dostunuz olmasa da, yüreğinizde, ruhunuzda benzer titreşimler oluşuyorsa, bilin ki o, bir şekilde içselleştirdiğiniz bir insandır. Kan bağınız, soy bağınız, akrabalığınız, dostluğunuz, arkadaşlığınız yoktur; ama o kişi sizin, ailenizin, çevrenizin, toplumunuzun bir parçası olmuştur; onu sevmiş, benimsemiş ve kendinize yakın hissetmişsinizdir.

Belki bu içselleştirmenin derinliğini ve etkisini o kişiler hayattayken farketmeyiz; bu, o kişinin bizim yüreğimizde ve ruhumuzda yer etme sürecinin hem sebebi hem sonucudur. Daha sağlam, daha sağlıklı bir sürecin sonucudur o içselleştirme.. Ve o kişi gün gelir de ani bir şekilde –üstelik erken denilebilecek bir zaman diliminde- hayattan ayrıldığında, işte o uzun yıllara yayılan içselleştirmenin oluşturduğu lav da aniden yüreğimizin kraterinden dışarı fışkırmaya başlıyor; yıllar önce Sadri Alışık, geçen yıl Barış Manço, bir hafta önce de Kemal Sunal’ın ölüm haberini aldığımız anda olduğu gibi..

Daha yakın bir zaman öncesine kadar içinde argo laflar, küfürler var diye Kemal Sunal’ın filmlerine “bip”li sansürler konulmasını, geç vakitlerde yayınlanmasını alkışlayanlar bugün onun filmlerini övüyor ve arkasından ağlıyorsa;

Daha bir süre öncesine kadar O’nun filmleriyle “Kemal Sunal filmi” diye küçümseyen, dalga geçen aydınlar, eleştirmenler şimdi yüzseksen derece çark edip farklı konuşuyorlarsa;

Ve bugünlerde, O’nun filmlerini televizyonda gördüğünde “yine mi Kemal Sunal, kanal değiştirin” diyen evin reisleri artık kanal kanal dolaşıp onun filmini arıyor hale geldiyse; işte bu, yüreğimizdeki ve ruhumuzdaki gizli sevginin ve beğeninin basit bir dışavurumudur. Sağlığında değilse bile, ölümünden sonra artık kimse bu sevgiyi ve beğeniyi kerhen bastırmaya çalışmıyor hiç olmazsa..

Gülmeyi, gülümsemeyi, tebessüm etmeyi seven ama nedense asık suratla gezmeyi marifet sayan bir toplumuz biz. Kemal Sunal (ve diğer değerli komedi sanatçıları) bu toplumun insanlarının yüzlerinde tebessümler, gülücükler, kahkahalar oluşturup; yüzümüzdeki zoraki somurtkan ifadeyi silip süpürmekle, zaten çok önemli bir misyonu yerine getiriyordu. Ve ben, yüce Tanrı’nın Kemal Sunal’ı böyle misyon için yarattığına inanıyorum, tıpkı, Hababam Sınıfı’nın İnek Şaban için yazıldığına, Kemal Sunal’ın da İnek Şaban rolü için yaratıldığına inandığım gibi..

27 yıllık sanat hayatında 81 film çeviren ama her bir filmi –son 15 yılı baz alıyorum- en az 30 kere televizyon ekranlarından gösterilen –ve ilginçtir ki tekrar tekrar seyredilen- bir başka sanatçı dünya üzerinde var mıdır bilmiyorum; ama bizde Kemal Sunal vardı ve o muhteşem yüzü hiç eskimedi; o zengin ve tipik yüzü, girdiği her rolü ve karakteri kendine uydurdu..   O’nun filmleri hakkında çok şeyler söylendi ve söylenecek. Sosyolojik, psikolojik tahliller yapıldı ve yapılacak. Bunları bir kenara bırakıyorum. O’nun Türk sineması için ne denli önemli bir misyon ifa ettiğini görmek için, 70’li yılların ortalarında başlayıp 15 yıl süren “Türk sinemasının kriz dönemi”ne bakmak bile yeter.

Anarşinin ve seks filmleri furyasının sinema salonlarını han, hamam, garaj, pasaj haline getirdiği dönemde, sinema sektöründen ekmek yiyenlerin karınları Kemal Sunal filmleriyle doyuyordu. O, Türk halkından kopuk sinema eleştirmenlerinin ve aydınlarının burun kıvırdığı arabesk filmler ve Kemal Sunal filmleri o kapıdan ekmek yiyenlerin yüzünü güldürüyordu.. Sinema eleştirmenlerinin  “beş yıldız” verdiği filmler 10-15 kişiye oynarken, burun kıvrılan Kemal Sunal filmleri, yurdun her yanında halkı sinema salonlarına çekiyordu..

Kemal Sunal bu toplumun “gülen ve güldüren yüzü”ydü. “Ölüm”ün çıplak, acı ve gerçek yüzünün, onun gülen yüzünde tecelli etmesi ve yansıması, ilk ve son “Kemal Sunal hüzün filmi” olsa gerek... Allah rahmet eylesin..

ilksayfa