Başarırsın, yeter ki inan ve çalış!“İnanmak, başarmanın yarısıdır” lafı; lafta kalmadığı, pratiğe dönüştüğü zaman daha bir anlamlı oluyor. Bu lafı başka birine söylediğinizde, karşınızdaki kişi “bana örnek ver” dediğinde, sizin somut bir örnek vermeniz, hem sizin bu lafınızın havada kalmamasını, hem de karşınızdaki kişinin olumlu motivasyonunu sağlar..
Yaşımız da müsait olduğundan, gerek milli takımlar düzeyinde, gerekse kulüpler düzeyinde, Avrupa’da sahalarında öyle hezimetler gördük ki, tesadüfen aldığımız galibiyetler bize hem inanılmaz geliyor, hem de büyük mutluluklar yaşatıyordu. Filelerimizde çok sayıda gol, başımız önde o kadar çok çıktık ki sahalardan, gıpta ile seyrettiğimiz Avrupa takımları gibi olmak, onlar gibi bir kupa finali oynamak, o finalde de kupayı almak, hayalden de öte, bir ütopya gibi geliyordu..
Her bir tarafımızı sarıp sarmalayan bu güvensizlik zinciri, iki Türk teknik adamın, bu zincirlerden kurtulmamız gerektiğini, buna muktedir olduğumuzu dile getirmesiyle yavaş yavaş gevşemeye başladı. Bu teknik adamlardan biri Mustafa Denizli idi. Galatasaray’da, Derwall’ın yanında göreve başlayan, sonra da takımın başına geçen, sonra da milli takım çalıştıran Mustafa Denizli, sorumluluk aldığı ilk günlerden itibaren hep şunu vurguladı: “Biz Türkler olarak kendimize güvenmeliyiz; bizim Avrupalılardan bir eksiğimiz yok; yeter ki inanalım ve çalışalım; bizim başaramayacağımız hiçbir şey yoktur!”
Maçın o anki sonucu ne olursa olsun, dışarı aldığı futbolcusunu sahanın kenarında öpüp kutlayan, oyuna soktuğu oyuncusunun da sırtını sıvazlayan, farklı bir teknik direktör imajı çizmişti Denizli.. Ve o, artık alışageldiğimiz “Çanakkale geçilmez” taktiği de uygulatmıyordu takıma; ne olursa olsun hücum futbolunu oynatıyordu; korkak, pısırık, çekingen, gol yememeyi düşünen bir takım değil; en iyi savunma hücumdur diyerek, gol atmayı düşünen kişilikli bir futbol anlayışı sergiliyordu.. Denizli’nin –bazı müzmin muhalif futbol dinozorlarının her türlü tepkilerine- rağmen açtığı bu yeni kapıdan, önce kulüpler, sonra da milli takımlar düzeyinde başarılar girmeye başladı..
Ve Fatih Terim... Her zaman ve her şartta kendine güveni, inancı, sabrı, azmi ve inatçılığıyla Denizli’nin araladığı kapıyı sonuna kadar açan diğer teknik adam.. O da aynı şeyi hep söyledi: “İnanırsak, çalışırsak ve istersek, her şeyi başarabiliriz!”. İddialı olmak ve iddialı laflar söylemek kolaydır; marifet bu lafları icra düzeyinde somutlaştırmaktır; Fatih Terim’in yaptığı da işte budur. Lafsa laf; ama örnekse işte örnek: UEFA şampiyonluğu..
***Futbolcusundan taraftarına, kulüp yöneticisinden masörüne, malzemecesine kadar, topyekun bir inanmışlığın, fedakarlığın ve çabanın sonucu gelen bu başarıyı ve zaferi baz alarak, aynı şeyi niçin futbolun dışındaki alanlarda da gerçekleştirmek mümkün değil midir? Üstelik, çarpıcı somut örnekler de varken?Kimileri burun kıvırabilir ama, önemli kuruluşların raporlarına göre Türkiye dünyanın en hızlı gelişen ve büyüyen ülkeleri arasında yer alıyor. Yine bazı konulardaki birçok olumsuz, karamsar ve iç karartıcı tablolara rağmen, bazı konularda Türkiye’nin inkar edilemez ilerleyişine şahit oluyoruz. Ve uluslararası arenada el ettiğimiz başarıların da münferit ya da tesadüfi olmadığını görüyoruz..
Ünlü işadamımız Sabancı’ya ait firmaların üstüste Avrupa kalite ödülü alması; Almanya’da 120 bin Türk’ün müstakil işyeri sahibi olması ve buralarda da yarım milyona yakın Türk’ün çalışıyor olması; Amerika’daki önemli bilimsel ve ticari kuruluşlarda çok sayıda Türk’ün önemli konumlarda bulunuyor olması; beyaz eşya, otomotiv ve tekstil-deri sektöründe dış ülkelere mal satıyor olmamız; turizm potansiyelimizin her geçen yıl daha da artıyor olması; daha da uç örnekler isteniyorsa, hakkında çok şey söylenegelen pop şarkıcısı Tarkan’ın seslendirdiği bir Türkçe parçanın Avrupa listelerinde yer alması... gibi belki daha onlarca örnek verilebilir, bu ülke insanının isterse her şeyi başarabileceğine dair...
Birkaç yüzyıl önce başlayan Batılılaşma (Batılaşma değil) sürecinin kaçınılmaz sonucu olarak, Batılı karşısındaki “az gelişmişlik” kompleksimizi hep sırtımızda bir kambur olarak taşıdık; çünkü hem içten hem dıştan kafamıza hep “senin çapın bu kadar, sen daha fazlasını elde edemezsin, başaramazsın” şeklindeki pısırıklık ve tembellik virüsü enjekte edildi. Bu virüs, önce kendimize olan güvenimizi yok etti, sonra da peşinden tembelliği ve mevcudu kabullenme kolaycılığını bünyemize işledi..
Galatasaray’ın zaferinin ertesinde gazete manşetlerinin hemen hemen birçoğunda “Aman Allahım, bu bir rüya mı? İnanamıyoruz?” türünde sevinç ve şaşkınlık yüklü ifadeler yer alıyordu.. Elde edilen bir zafer vardı ve biz hala rüyada olduğumuzu sanıyorduk; gerçekten büyük bir başarı elde edilmişti ve biz hala buna inanamıyorduk..
Oysa, inananlar vardı işte; futbolcular, teknik direktör, taraftar, yönetici, masör, malzemeci.. topyekun bir camia inanmıştı. İnanmak tek başına yeterli değildi belki; çalışma olmayınca, emek olmayınca, çaba olmayınca inanmak tek başına yeterli değildi elbet ama, elde edilen başarının başta gelen dinamosuydu..
Fırsat, imkan ve motive verildiğinde Türk insanının başaramayacağı, gerçekleştiremeyeceği, ulaşamayacağı hiçbir şey yoktur; tarihimiz de bunun örnekleriyle doludur. Ama, tarih, Türk insanının tembellik çukuruna düştüğünde de ne denli geriye kaldığının örnekleriyle de doludur..
Mesele de, marifet de, bizim hangisini gerçekten istediğimizdedir: Kendimize güvenerek, inanarak ve şüphesiz ki çalışarak, başarılar elde etmek ve bu başarıları daim kılmak mı, yoksa “bizden ne köy olur ne kasaba” deyip, elimizdekilerle yetinme ataletine düşmek mi?ilksayfa