Hırsız’ın hiç mi suçu yok?
Bu Perşembe akşamı Galatasaray futbol takımı İngiltere’nin Leeds kentinde Leeds United takımıyla –eğer herhangi bir erteleme kararı alınmazsa- “tarihi” bir maça çıkacak. Futbolumuz açısından tarihi bir maç evet, ilk kez bir Türk takımı, UEFA kupasında finale böylesine yaklaştı. Performansı göze alındığında Galatasaray’ın bu kupayı alması da yüksek ihtimal.
Uzun yıllar boyunca Avrupa karşısında boynu eğik, yüreği ezik Türk futbolunun hem milli takımlar, hem de kulüpler nezdinde bu kıtaya kafa tutar hale gelmesi; istatistikleri da altüst ederek başarı listelerinde üst sıralara tırmanması, futbola aşırı düşkün bizler için tabii ki gurur verici, göğsümüzü kabartıcı bir olay..
Milli takımımızın Avrupa Şampiyonası finallerine kalması; Galatasaray futbol takımımızın da kupa hedefine böylesine yaklaştığı bir sırada, İstanbul’un göbeğinde yaşanan “holigan terörü”, 17 Nisan akşamı oynanacak yarı final maçını bir başka açıdan da “tarihi maç” hüviyetine bürüdü.. O akşam, yeşil çim üzerindeki mücadeleden çıkacak sonuç, sadece iki takımdan birinin finale kalıp kalmayacağını değil, Avrupa’da ve özellikle de İngiltere’de yaşayan Türkleri de etkileyecek; Türkiye’nin başta İngiltere olmak üzere diğer ülkelerle olan “dış” ilişkilerini de..
Kendini bilmez, sabıkalı ve tescilli İngiliz holiganların, bildik hakaret ve saldırganlıklarla bezeli aşırı davranışları kendilerinden iki kişinin ölümü, kendilerine karşılık veren Türklerden birkaçının da hapise düşmesiyle sonuçlandı. Fizik ve tabiat kanunudur; etki-tepkiyi doğurur; ya da başka bir benzetmeyle rüzgar eken fırtına biçer.
İngiliz holiganlar, gittikleri bütün ülkelerde benzer davranışlarda bulunuyorlar ve tabiat kanunun gereği olarak da gösterdikleri etkiye mutlaka tepki alıyorlar. Ama bu tabiat kanunu bizim ülkemizde farklı çalışır -ki, İngilizler, ülkemizi işgal ettikleri yıllardan kalma tecrübeyle bunu kollektif bilinçdışılarına iyi yerleştirmiş olmalıdırlar- ve nitekim, aldıkları tepki de –maalesef- çok vahim oldu. İngiliz holiganlar üstün tecrübe ve yetenekleriyle, hem rakiplerini, hem de rakip takımın ülkesinin insanları, hangi konuları kullanarak “tahrik” edeceklerini çok iyi biliyor olmalılar ki, İstanbul’un göbeğinde geldiler Türk bayrağına, Türk parasına hakaret ettiler; erkeklerin yanlarındaki bayanlara sözlü tacizlerde bulundular.
Bilmedikleri ya da tahmin edemedikleri bir şey vardı; o da, hiçbir Türk –bazılarının dediği gibi ister lumpen, ister maganda olsun farketmez- böyle tahrikler karşısında, diğer ülke insanları gibi “yarabbi şükür” davranışı içine girmez; anında ve şiddetli tepki gösterir. Nitekim böyle de oldu. Vahim olanı, bu tepkinin aşırı şiddete varması ve olayın “kanlı” bitmesiydi.
İşin daha garibi ise, olayın ertesinde, bizim medyamızda yaşandı; bazı gazeteler ve bazı “yazarlar”, hatta “aydın”lar olayın bu boyutlara varması karşısında dehşete düştüler ve hem yeterli tedbirleri almadığı için güvenlik güçlerini, hem de olaya karışanları eleştiren bir tavır takındılar. Holiganizm üzerine, şiddet üzerine, insan ilişkileri üzerine, dış ilişkiler üzerine derin yorumlar yapıp “hiç de iyi olmadı bu öldürme olayı” yaklaşımı sergileyen bu cephe her nedense, İngiliz holiganların bile iyi bilip kullandığı “tahrik” ve “tahrik unsurları” üzerinde durmadılar. Haklı oldukları bir husus vardı şüphesiz; sonuçta bir futbol müsabakası için yapılan fevri davranışlar asla ölümle sonuçlanacak boyutlara ulaşmamalıdır (bazı yazarlar “niye bıçaklıyorsun adamı kardeşim, kır ağzını burnunu yeter” bile diyordu; yani tepkini göster ama öldürme!). Bu cephede yer alıp, kraldan fazla kralcı olanlar da vardı tabii ki; İngilizlerden niye vaktinde özür dilemediğimiz için veryansın edenler gibi.. Lakin sormak geriyor bunlara; Hoca’nın dediği gibi, “Hırsız’ın hiç mi suçu yok?”
Cephenin karşı tarafında ise, bu olayı tam ters anlayışla ele alan ve “valla ne iyi yaptık” türünden bir yaklaşım sergileyen gazete ve yazarlar yer aldı. Diğer cephe ile bu cephe bir süre kapıştılar; birbirlerini “meslek ahlakı” gibi konularda sorguladılar, hatta birbirlerini İngiliz tabloid gazeteleri gibi olmakla suçladılar.. Sonuçta, “iyi olmadı” tavrının savunucuları ne kadar uçta kaldıysa, “iyi oldu” diyen cephe de bir başka uçta kalarak kamuoyunu “aydınlatma” görevlerini sürdürdüler...
Medyanın iki cephesi burada birbirlerini yerken, İngiltere’de yaşayan Türklere karşı tacizler giderek arttı. Olayı “kan davası” boyutlarına kadar getirmeye çalışan ve bazı raiting düşkünü İngiliz tabloid gazetelerinin tahrikleriyle de iyice azan saldırgan İngilizler tahrik ve tacizlerine hız verdiler. Cenazeleri bile gömmeyerek “ölü tacirliğine” soyunan İngilizler, Perşembe akşamki maçı her ne şekilde olursa olsun kazanmak için her yol meşrudur taktiğine bel bağladılar..
“Maça Galatasaray gelmesin” diyecek kadar küçülebilen bir yöneticisi olan bir kulübün taraftarından ne bekleyebilirsiniz ki? Baştan kokan bir balık misali, her yönüyle “holigan” bir kulüp Leeds ve sahada kazanamayacağını anladığı bir maçı ucuz ve bayağı masa ve laf oyunlarıyla kazanmayı hedefliyor. Ne Türk seyircisi istiyor, ne seyircisiz maç istiyor, ne de tarafsız saha.. Gömmedikleri iki cenazenin arkasına sığınarak Galatasaray’ı altetmeyi planlıyor; İngiliz soğukkanlılığı, İngiliz centilmenliği dedikleri de bu olsa gerek...
Günler öncesinden devleti bu konuda yardıma çağıran Fatih Terim’in bir başka sözü var; o hepsine yetiyor: “Bizim seyircimizi istemiyorlarsa, bizim kafilemiz 40 kişi, gider 40 bin seyirciye karşı oynarız”..
Evet, perşembe akşamki maç tarihi bir maç. Seyirci almasalar bile, Kürşat’ın 40 yiğidi gibi, Terim’in de 40 kişisi gider Leeds’i orada sahadan siler ve gelir. Ve doğuştan bir Fenerbahçeli olarak da ben böyle bir başarıyı elde edecek Galatasaray’ı can u gönülden kutlarım..