Batı’da “gerçek”, bizde “garip”..
Amerika Başkanı Clinton, Türkiye’yi ziyareti esnasında deprem bölgesine de gitmiş ve orada depremzede vatandaşlara geçmiş olsun dileklerinde bulunmuştu hatırlarsanız. Clinton deprem bölgesinde minik bir bebeği de kucağına alıp sevmiş ve o bebek bir anda medya gündeminin baş aktörü olmuştu. Aslında bebek değildi mesele; koskoca bir süper ülkenin başkanının böyle bir tavır sergilemesiydi.
Normalde, herhangi bir insanın gösterebileceği bu tür bir davranış nasıl olmuştu da Clinton yapınca “olağanüstü” boyut kazanmıştı? Nasıl oluyordu da gazetesinden televizyonuna topyekün medya bu bebek sevme olayını böylesine abartıyordu? Ve nasıl oluyordu da bazı siyasi liderlerimizin aklı başına geliyordu da, Clinton’dan sonra, deprem çadırlarına gidip kucaklarına aldıkları bebekleri öpme-sevme pozları verme ihtiyacı duyuyorlardı?
Bizde “siyaset”, “siyasetçi” ve “lider” kavramları çok farklı anlamlandırıldığı için; daha da öteye gidelim, yüksek mevkilere gelmiş siyasetçilere farklı nitelikler ve vizyonlar yüklendiği için olsa gerek; bir başka ülkenin siyasetçisinin, aslında çok normal olan bir davranışı bile bizim burada “olağanüstü” bir şeymiş gibi görülüyor.
Bir Batı ülkesinde başbakanın metroyla ya da otobüsle işine gidip gelmesi, bizim ülkemizde sanki “bilim-kurgu filmi”nde görülen garip bir olay gibi algılanır. Hadi işi biraz “erdem”e götürelim; herhangi bir aksaklık ya da suiistimalle karşılaşan bir bakanın görevinden istifa etmesi Batılı bir ülkede (hatta Hindistan’da bile) olağan davranış biçimlerinden biridir ama böylesi bir davranış bizim ülkemizdeki medya organlarında “garip ama gerçek” üst başlığıyla birlikte sunulur. Gerçekliği Batı’ya mahsustur, garipliği ise bize..
Konumuzun özüne gelmek için tekrar Clinton’a gelelim. Yine hatırlayacaksınız, geçenlerde ABD’de bir zenci genç, dört polis tarafından kurşun yağmuruna tutularak öldürülmüştü. Mahkeme bu dört polisin “suçsuz” olduğuna karar vererek serbest bırakınca ülkedeki siyahlar protesto gösterilerine başvurmuştu. Ülkenin en üstündeki kişisi Clinton, bu konudaki görüşleri sorulduğunda şöyle cevap vermişti: “O genç beyaz olsaydı öldürülmezdi!”..
Mahkeme karar vermiş, sonuç açıklanmış ama buna rağmen Clinton böylesi bir açıklama yapıyor.. Hem de mahkemenin (daha doğrusu çoğunluğu beyaz olan jürinin) kanaatinin tersi bir açıklama yapabiliyor.. Ve ülkede kıyamet de kopmuyor; dengeler de sarsılmıyor; borsa da tepetaklak olmuyor, ekonomik kriz de baş göstermiyor..
Gelin şimdi benzer bir davranışı bizim ülkemizde görün ya da gösterin! Bir üst düzey siyasetçi (diyelim ki resmi bir makamı işgal da ediyor olsun), mahkemenin ya da bir başka resmi kuruluşun ortaya koyduğu karar hakkında kendi görüşlerini açıklasın, yorumda bulunsun.. Mümkün mü? O karar, kendi dünya görüşüne, inancına, siyasi ya da ideolojik görüşüne ters bile olsa, verilmiş bir karara ters bir yorumda bulunabilir mi? Herhangi bir konu hakkında yorumda bulunmasını istediğiniz zaman karşınıza mutlaka “konumum icabı bu konuda yorumda bulunamam” şeklinde bir duvar çıkacağına emin olabilirsiniz.. Eh böyle olunca Clinton’un –hem de çok hassas bir konuda- mahkemenin verdiği kararın ters yönünde bir yorumda bulunmuş olması, bizim ülkemizde –tıpkı bir çocuğu öpüp sevmesi gibi- garip ve olağanüstü addedilir.. Ve ne yazık ki Clinton’un çocuk sevme olayı taklit edilir de, hassas bir konuda yorumda bulunma davranışı “makam”, “görev” ya da “konjonktürel menfaat” duvarına çarpıp geri döner..
Benzer davranış örüntüsünü kişilerde değil de partilerde de görmüyor muyuz? Parti olarak dün başka bir konumda (mesela muhalefette) bulunurken farklı, bugün başka bir konumda (mesela iktidarda) iken de bir öncekinden daha farklı bir davranış sergilemek; söylemleri de halihazırdaki konuma göre değiştirmek, bizim ülkemiz siyasetine mahsus değil midir?
Diyelim ki parti olarak hükümet içinde yer alıyorsunuz ama ne gariptir ki bu hükümet olma, sizin bir “parti” olma hüviyetinizi ve bağımsızlığınızı da ipotek altına alıyor. “Şu an hükümetin üyesi bir partisiyiz onun için de şu veya bu konuda şu veya bu şekilde bir görüş bildirirsek olmaz!” türünde bir refleksif mazeret bulma çabasına girmiyor mu partiler?
Halbuki siyasi parti olmak ayrıdır, bir parti olarak bir koalisyon hükümeti içinde yer almak ayrıdır. İmzaladığınız protokollere, anlaşmalara, teamüllere parti olarak uymak elbetteki normaldir ve gereklidir ama bu herhangi bir konu üzerinde “kendi partinizin görüşleri” doğrultusunda beyanlarda bulunmanızı engellememelidir. Bu, şu veya bu parti için değil, genelde bütün siyasi partilerimizin sergilediği bir çelişkidir. Aynı şekilde, muhalefette olup da, iktidarı yıpratma adına, gerekirse daha önceki söylemlerine ve partinin genel görüşlerine aykırı davranışlar içine giren partiler de var ülkemizde.. Hükümetin yaptığı ve ülke için faydalı herhangi bir icraat bile, bu muhalefet partilerince eleştirilebiliyorsa veya Meclis’te reddediliyorsa, bu ülkedeki siyaset anlayışında bir sakatlık var demektir..
Kişi, grup ya da parti, doğruya doğru, eğriye eğri diyebilme davranışını Türk siyasetinin özüne yerleştirmedikçe, Batı’da gördüğümüz ve aslında çok doğal ve normal bir davranış bizde garip ve olağanüstü görünmeye devam edecektir. Menfaatler uğruna doğruya eğri, eğriye de doğru dediğimiz sürece de, önce kendimize sonra da bu topluma yabancılaşmamız hız kazanacaktır.