Tartışalım
mı, tartışmayalım mı?
Demokratik ve “açık” toplum olmanın
güzel yanlarından biri de, her hangi bir konu üzerinde tartışabilmek. Her
ne kadar biz henüz tam anlamıyla ideal tartışma ortamına sahip bir toplum
olmasak da, bazı konularda “şunu yapalım-yapmayalım” ya da “şu şöyledir,
hayır böyledir” türünde görüşlerimizi ifade edebiliyoruz.
Şüphesiz toplumu bu tartışma ortamına
sokma ve yönlendirmede medyanın çok önemli fonksiyonu var. Gündem oluşturma
ve sonra da bir tartışma zemini hazırlayarak uzun bir süre bir konuyu sıcak
tutma işini medya en güzel şekilde yapıyor. Tabii, medyanın farklı görüş
sahibi organları, bu tartışma zemininde, kendi görüşü doğrultusunda bu
gündem oluşturma ve yönlendirmeye önem veriyor..
Şimdi hatırlayalım, ülkedeki son
“tartışma” konularını. Kamuoyunu iki karşı kutupta konuşlandırmaya yönelik
belli başlı tartışma konularından ilki, eşkiyabaşı Apo’nun infazıyla ilgiliydi:“Asalım
mı, asmayalım mı?”
Medyadaki köşe yazarlarının başlattığı
bu tartışmada, bölücü katilin asılmasını isteyenlerle asılmaması gerektiğini
söyleyenler, kendilerince gerekçeler ileri sürerek, kamuoyunu yönlendirmeye
çalıştılar. Apo’nun yakalanıp Türkiye’ye getirilmesi ve sonraki yargı süreci
ve en son olarak da yargının kararından sonraki Meclis’e gönderilme safhasında
bu tartışma hızlandı.
Türkiye’nin AB’ye tam üye olarak
kabul edilip de bekleme odasına alınmasıyla aynı zaman dilimine rastgelmesi
bu tartışmayı daha farklı boyutlara kadar getirdi. Bir yanda yüreği yanık
aileler, öte yanda, ülkenin geleceği.. Hükümet, “Apo asılsın-asılmasın”
tartışmasının yoğunluğu içinde, dosyayı bir süre Meclis’e göndermeme kararı
alarak bu tartışma konusunu bir süreliğine askıya almış oldu.. Ben bu konudaki
tavrımı daha önceki yazılarımda ortaya koymuş ve bu kanlı katilin idam
edilmesinin, onun için çok hafif kalacağını söylemiştim..
Gündemdeki bir başka tartışma
konusu ise, bir başka kanlı örgüt Hizbullah’ın, kurbanlarına yaptığı vahşeti
belgeleyen video kasetleriyle ilgili.. İnanılmaz vahşet görüntülerinin
yer aldığı bu kasetler kamuoyuna gösterilsin mi gösterilmesin mi? Halihazırdaki
tartışma bu.. Yine medyadaki köşe yazarları ve buna ilaveten resmi yetkililer
arasındaki sıcak tartışma konusunda farklı farklı görüşler ileri sürülüyor.
İçişleri Bakanı’nın daveti üzerine gidip bu kasetleri izleyen medya mensuplarının
istisnasız hepsi de bu görüntüler karşısında donup kaldıklarını ifade etseler
de, bunların kamuoyuna gösterilip gösterilmemesi konusunda görüş birliğinde
değiller. Bir kısmı, bu örgütün gerçek yüzünü göstermesi, ibret teşkil
etmesi ya da haberalma özgürlüğü gibi gerekçelerle gösterilmesinden yana
tavır alırken, bir kısmı da bu görüntülerin başta çocuklar olmak üzere
seyredenlerin ruh sağlığında derin yaralar açacağını ileri sürerek karşı
cephede yer alıyor.
Ben bu kasetlerin kamuoyuna gösterilmesine
kesinlikle karşıyım. Yapılış amacı ne olursa olsun her türlü şiddete karşı
biri olarak; üstüne üstlük “İslam” adına “Allah” adına yapılmış vahşiyane
şiddet görüntülerinin bu ülkede derin infiallere yol açacağına eminim.
Bazılarının böyle bir infial beklentisiyle birtakım faydalar elde etmeye
yönelik bu tür bir “gösterilsin” tarafında yer almasına şaşırmıyorum; lakin,
gösterilmesi halinde ne gibi sonuçlar ortaya çıkacağını da çok iyi biliyorum..
Bizim ülkemizde medya işin suyunu
çıkarmaya meraklıdır. Raiting kaygısıyla bütün mesleki etikleri ve toplum
hassasiyetlerini bir kenara bırakarak vur deyince öldürür. Bir sanatçının
beyin kanaması geçirdiği sahneyi aynı haber kuşağı içinde belki 20 defa
göstermeyi habercilik sayan anlayış, varın görün ki, bu vahşet görüntülerini
kaç kez gösterir; kaç kez sulandırır?.. Eh, bu ülkenin görüp görebileceği
en vahşi infazları gerçekleştiren ve hem de bu eylemlerini propaganda ve
gözdağı amacıyla görüntüleyen bu örgütün de ekmeğine böylece bir güzel
yağ sürülmüş olur..
Bizim medyamız da şimdiye kadar
bilerek ya da bilmeyerek bütün terör örgütlerinin böylesi oyunlarına sıkça
geldiği için, hiç şüpheniz olmasın, raiting uğruna yine böyle bir oyuna
gelmekten hiç kaçınmaz..
Çoğu zaman bir şeyi gizemli ve
saklı bırakmak, o şeyi bütün çıplaklığıyla göstermekten çok daha etkili
olur. Onun için de, vatandaşın zihninde zaten oluşmuş olan Hizbullah örgütüyle
ilgili yargının, o görüntüleri yayınlayarak “sıradan” bir kanaat haline
gelmesine meydan vermemek gerekir.
Dolayısıyla, hem seyredenlerin
ruh sağlığı, hem de bu vahşet görüntülerinin sıradanlaştırılmaması açısından,
kasetlerin kamuoyuna –hafifletilerek bile olsa- gösterilmemesinden yanayım..
Üçüncü tartışma konumuz biraz
“lümpen bir konu.. Ama olsun, yine de gündemimize alalım. “Yılmaz Güney
lümpen miydi değil miydi?” tartışması, gazeteci Fatih Altaylı’nın “o bir
lümpendi” nitelemesiyle başladı ve dallanıp budaklandı. Serdar Turgut,
Hadi Uluengin ve Engin Ardıç gibi eski Marksistlerin Altaylı’ya destek
vermesiyle büyüyen tartışmada, karış cephede yine bildik, mutad isimler
yer aldı. Hala eski günlerin özlemine takılıp kalan ve bir türlü de kurtulamayan
–ya da kurtulmak istemeyen- malum Marksist tayfa, Yılmaz Güney’i bir efsane
olarak görmeye ve göstermeye devam ettiler bu tartışma süreci boyunca..
Altaylı ve onu destekleyenlerin
bir “tabu”ya el atıp, “olmadık” sözler söylemesi, bu “tabu”yu kullanıp
rant elde eden tayfayı fena kızdırdı. Ve bu tayfa en çok da bu “tabu”yu
kurtarmak için Yılmaz Güney’in “sinemacı” yönünü ortaya koymaya çabaladı.
Ne var ki, bu konuda da çuvalladı Güney fanatikleri.. Sinemadan gerçekten
anlayanların –ve ideolojik saplantı içinde olmayanların- bakış açısıyla
Güney’in sinemacılığı da epeyce eleştirildi.. İlginçtir ki, Yılmaz Güney’in
kişiliği, özel hayatı, bir hakimi öldürmesi, hapisten kaçması, gittiği
yerlerde Türkiye aleyhine sözler sarfetmesi ve filmler yapması, onu “tabu”
haline getirenlerce hiç dikkate alınmıyor. Çünkü o bir sosyalist, o bir
komünist.. Öyleyse, boşverin onun özel hayatında ne yaptıklarını.. Onun
sinemasına bakın siz.. Eh, sinemasına da bakıyoruz; aynı kendisi gibi,
lümpen bir sinema..