Ülkücü şereflidir Ne tuhaftır ki Ülkücülüğün tarifini artık solcular, dönek Marksistler ve Ülkücülükle alakası olmayanlar yapmaya başladı. Sevinsek mi, üzülsek mi? Ağlasak mı, gülsek mi?
Hadi Uluengin’in Hürriyet’teki yazısını beğenmedim desem yalan olur. Gerçekten de “Ülkü” ve “Ülkücülük” kavramlarını güzel açıklamış. Ziya Gökalp’ten yola çıkarak, Ülkücünün nasıl olması gerektiğine temas etmiş. Sonra getirmiş meseleyi “şeref”e bağlamış ve bazı “Ülkücü”lerin yaptıklarının “şerefli yaşamakla”la ne alakasının olduğunu sormuş.
Uluengin’in “Ülkücü” başlıklı makalesini hiçbir önyargı taşımaksızın okudum ve özellikle kavramın açıklandığı kısımlara gönülden katıldım.
Katılmadığım hususlara gelince: “Ülkücü harekete mensup bir dizi şahsın pek büyük fire verdiği” görüşüne katılmıyorum. Fire verilmiştir evet ama bu büyük fire değildir. Ülkücü Hareket bugün, dün olduğundan çok daha kuvvetli ve nitelikli kadrolarla sahiptir. “Fire” bölümüne dahil olanlar için söylenecek bir şey yok. Onlar kendi iradeleriyle kendi yollarını seçmişlerdir, Ülkücü çizgiden ayrılmış olmaları onların sorunudur ve bazı insanların eskiden “ ülkücü” olmaları bugünkü Ülkücü Hareketi bağlamaz.
Uluengin’in “Şerefli yaşamayı’ ve ruh düşüklüğünü ortadan kaldırmayı öngören bir ‘mefkure’nin nasıl olup da böylesine ayağa düşebildiğini açıklamak gerekiyor” şeklindeki düşüncesine de katılmıyorum. Bir kere, “mefkure”nin ayağa düştüğü görüşüne Uluengin nasıl ve hangi ölçütlere göre karar verebiliyor? İkinci olarak, kendisi de bir zamanlar -karşı kutuptan da olsa- bir davaya inanmış ve sonra da bu davadan dönmüş biri olan Uluengin, böylesine ağır ve ciddi kararı verebilme yetkisini kendisinde nasıl bulabiliyor?
Bir zamanlar Ülkücü olmuş olup da, gerek geçmişte gerekse bugün, Ülkücü Harekete yakışmayan davranışlar sergileyen insanlar varsa, bu, “mefkure”nin ayağa düşmesi mi demektir? Hem makalenin yarısında mefkurenin-ülkünün tanımını ve güzelliklerini anlatacaksınız ve fakat hem de o mefkureyi bir paragrafta ayağa düşüreceksiniz. Bu ne kolaycılıktır?
Yüce mefkureler ayağa düşmez. Hele hele birkaç insanın davranışlarıyla hiç düşmez. Ayağa düşenler sadece ve sadece, o mefkureye aykırı davrananlardır. Bugün milyonlarca Ülkücünün özümsediği bir mefkurenin-ülkünün ayağa düştüğü yargısına Uluengin gibi uzakgörüşlü bir aydın nasıl varabiliyor? Uluengin “kendilerini Ülkücü addeden saygın insanlardan pek çok dostum var” derken, mefkurenin ayağa düştüğü yargısıyla o dostlarını kırdığının, üzdüğünün farkına varamıyor mu?
Aynı Uluengin yazısının bir yerinde de bu dostlarının ciddi muhasebe yapması gerektiğini vazetmiş. Onun dostları bir muhasebe yaparlar mı -ya da böyle bir muhasebeye ihtiyaç var mı- bilmiyorum. Ben de onun dostu olmadığım için -şimdilik- böyle bir muhasebeye girişecek değilim. Ama yine de onun “şeref”le ilgili sözlerine ilişkin düşüncelerimi açıklamak isterim.
“Şerefli” olmanın şartı Ülkücü olmak değildir, ama Ülkücü olmanın başta gelen şartlarından ilki şerefli olmaktır. Ülkücü, şartlar ne olursa olsun, oportünistlik adiliğine bulaşmaz, şerefini vestiyere bırakmaz. Şöyle ya da böyle bir zamanlar geçmişte Ülkücü Harekete gönül vermiş insanların şöyle ya da böyle birtakım davranışlar sergilemiş olması onların kişiliğini bağlar, ne Ülkücü Hareketin özüne ve geneline şamil edilebilir, ne de “Ülkücülük” kavramı bu kişilerin davranışları doğrultusunda sorgulanabilir.
Bununla birlikte, insanları “şerefli olup-olmama” hususunda yargılamak ve değerlendirmek kolay değildir, hassasiyet ve dikkat ister. Turnosol kağıdı gibi, suya batırdığınızda insanların hangisinin şerefli olduğunu, hangisinin olmadığını gösteren yöntem ve araç yoktur. Dolayısıyla böyle bir yargıda bulunurken ve özellikle de sözkonusu olan milyonlarca insanın kalben bağlandığı Ülkücü Hareket iken, genellemelerden, imalardan kaçınılmalıdır.
Ben Uluengin’in iyiniyetli olduğunu varsayıyorum. En azından, Ülkücülük kavramı ışığında Ülkücülerin nasıl insanlar olduğunu ve/veya olması gerektiğini açıklamış; bağcı dövmek yerine üzüm yemeyi tercih etmiş. Halbuki, malum basın organlarının malum köşe yazarları, özellikle son haftalar içinde gemi azıya aldılar. Fırsatı ganimet telaki edip içlerindeki kinleri kusmaya hız verdiler. Bir yandan Ülkücü Hareketi hedef alan kasıtlı yazılar yazdılar, diğer yandan devletin hassas kurumlarına yönelik hücumlarını arttırdılar.
Başta Cumhuriyet olmak üzere, solun önde gelen yayın organları “Ülkücü” kelimesi ile “mafya” kelimesini birlikte kullanmaya aşırı özen gösteriyorlar. “Mafya” kelimesinin önüne “Ülkücü” tabirini getirmekle, mafyayı değil de sanki Ülkücülüğü olumsuzlamaya, karalamaya, kötülemeye özen gösteren bu malum zihniyetli yayın organlarının başkaca çareleri yok. Korkuyorlar, ürküyorlar... Milliyetçi Hareket Partisinin yükselen oy oranından, Ülkücü Hareketin artan dinamizminden korkuyorlar. Ve sanıyorlar ki, yakalanan “mafya” üyelerinin baş tarafına “Ülkücü” sıfatını koymakla bu yükseliş önlenebilir. Ama her zamanki gibi, yanılıyorlar...