"Af" bombasının pimi çekildi “Ben erken seçim istemiyorum. Ama madem ki Nisan için protokol imzalandı, öyleyse zaman kaybına gerek yok, erken seçim tarihini Kasım ayına alalım” deyip, ülke gündemini erken seçime endeksleyen Bülent Ecevit’ten sonra, ona nazire edercesine bu kez de eşi Rahşan Ecevit “af” bombasını Türkiye gündemine hediye etti.
Bu öylesine bir bombaydı ki, bir kez pimini çektiniz miydi, ya hedefin üzerine atacaksınız, ya da zor olanı yapacaksınız, yani pimi tekrar yerine sokmaya çalışacaksınız. İşte şimdi Türkiye, pimi çekilmiş bir el bombasının akıbetini merak ediyor. Bomba hedefe atılacak mı, yoksa pimi tekrar yerine takılarak, rafa mı kaldırılacak?
“Af çıkarılsın” şeklindeki teklifi yapan Rahşan Ecevit’in, bunu, cezaevindeki küçük bir çocuğun durumuna üzülüp duygusal bir tepkiyle mi yaptığı, yoksa birtakım hesapların bir taktiği olarak mı yaptığı sorusuna cevap aramaya gerek bile yok. Cevap bellidir: Ecevitler, Bir taşla iki kuş vurmak değil, adeta kuş katliamı yapmak istiyorlar.
Bülent Ecevit’in seçimin kasım gibi, daha önce bir tarihe çekilmesindeki ısrarı ile, eşi Rahşan Ecevit’in “af” telafuzunun çakışması acaba bir tesadüf mü? Sanmıyoruz. “Genel af” isteğinin erken seçim tartışmalarıyla aynı gündem tenceresinde kaynamasının tesadüf olmadığı bellidir. Neresinden bakarsanız bakın, bu aftan yararlanacakların olmasa bile bunların yakınlarının getireceği oy oranı küçümsenemeyecek düzeydedir.
Af-oy ilişkisini bir kenara bırakıp, meselenin sosyal boyutuna bir bakalım.
Kısmi ya da genel, af, bir sosyal barış vesilesidir. Devletin, suç işleyip de ceza almış vatandaşlarını affederek tekrar topluma kazandırma eylemidir. Böyle düşünüldüğünde af, insani bir müessesedir. Toplumumuza has tabirle söylersek “kader mahkumları”nın “dört duvar” arasından çıkartılıp, hürriyete kavuşturulmasıdır af.
Fakat madolyonun öteki yüzünde de “mağdur”lar vardır. Yani, o “kader mahkumları”nın işledikler suçtan ötürü mağdur duruma düşmüş insanlar vardır. Onların tesellileri, o suçları işleyenlerin bir şekilde cezalandırılmış olmasıdır. Bir yakını cinayete kurban gitmiş ya da malı bir hırsız tarafından çalınmış ya da gaspedilmiş bir vatandaşın duygusal ve ruhsal durumunu göz önüne getirin. Onun içindeki kızgınlık ve intikam duygularını törpüleyen teselli mekanizması, suçu işleyenlerin kanunlar gereğince ceza alması ve bu cezayı çekmesini sağlayan adalet mekanizmasıdır.
Bir tarafta mahkumlar, diğer tarafta ise mağdurlar... Af talebi ya da uygulaması bu yönüyle iki ucu keskin bıçak gibidir. Bu bıçağın bir ucu bir şekilde bu taraflardan birinin canını yakar. Bir af ilanı, mağdurların canını yakacaktır; aksi ise mahkumların...
Bu sebepledir ki, “af” kelimesinin telafuzunun böylesine kolayca yapılması tehlikelidir, büyük sorumluluk gerektirir ve birtakım sıkıntılarını da beraberinde getirir. Şimdi Türkiye bu sıkıntıları yaşıyor. Bir siyasi partinin eşinin bir cümlelik talebi, gördüğünüz gibi, ülke gündemini nasıl birdenbire işgal etti. Tartışmaların boyutları da haliyle genişledi. Af ilan edilsin de kimleri kapsasın? Sadece adi suçlular değil, fikir suçluları da af edilsin diyenlerden tutun da, terör suçluları da kapsama dahil edilsin diyenlere kadar, herkesin bir yerinden tutup koparmaya çalıştığı bir çarşafa dönüştü bu tartışmalar...
Şahsen ben, sağlıklı ve huzurlu toplum için hukuk kurallarının gerekliliğine ve bu kurallara uymayanların da öngörülen cezaları çekmesinden yanayım.
Ama gelin görün ki, Türkiye’de hukuk kurallarının gerçekten adilane işlediğine inanabilir miyiz? Adaletin herkes için adil uygulandığına, herkese eşit davranıldığına kani olabilir miyiz?
Başta yargı olmak üzere hukuk sisteminin bütünü içinde aksayan bir çok taraf olduğunu biliyoruz. Ceza sistemi bir kenara, işte Bayrampaşa örneğinde görüldüğü gibi, infaz sistemindeki aksaklıklar, nasıl bir garabet içinde olduğumuzu göstermiyor mu?
Bir şekilde bu çarpık mekanizmanın değişmesi gerekiyor. Ve mutlaka gerekiyor.. Bunun nasıl yapılacağı ise meçhul. Önerilen alternatiflerin ya da hazırlanan raporların hemen hepsinde ise tek bir şart göze çarpıyor: Cezaevlerinin boşaltılması.
Bir bakıma gerekli bu. Yani, her zaman şikayet ettiğimiz şu cezaevleri konusunda kalıcı ve çözüm getirici tedbirler alınacaksa, buraların boşaltılması gerekiyor. Yeni bir yapılanma ve yeni bir infaz sistemiyle, bugün görülen rezaletlerin önü büyük ölçüde alınabilir. Ama bu yeni yapılanmanın nasıl olacağı ve yeni infaz sisteminin neleri kapsayacağı konusu ise ayrı bir ön çalışmayı ve hazırlığı gerektiriyor. Bu hazırlık ve çalışma yoksa, cezaevlerinin boşaltılmasının bir faydası olmayacaktır.
Kısmi bir af ilan edilmesini ben salt bu sebeple tasvip edebilirim. Cezaevlerinin devlet içinde devlet olduğu, başka bir ifadeyle gerçek bir “ceza” evi olma özelliğinden uzaklaştığı günümüz Türkiye’sinde artık suç işlemek de kolaylaştı. İnsanları suç işlemekten caydıracak faktörlerden en önemlisi, “ceza”nın niteliğidir. Eğer bir insan suç işliyor ama bu suçun karşılığı olan cezayı hakettiği şekilde çekmiyorsa, o kişiyi cezaevine sokmanın da bir anlamı yoktur. Öyleyse yapılması gereken, cezaevlerini gerçek birer “ceza” evi haline getirmektir. Bunun da yolu, ilk planda bu cezaevlerini boşaltmak, sonra da yeni adalet sistemi ile buraları reorganize etmektir. Özellikle de, terör suçluları için, hücre sistemli cezaevi uygulamalarına bir an önce geçilmesi şarttır.
Gündemde işgal ettiği öneme binaen, bu konuya yeri geldikçe değinmek üzere...