Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 
Popper'in paradoksları ve Türkiye

Avusturyalı ünlü siyaset bilimci ve filozof Karl R.Popper’in yazmış olduğu ve otoritelerce “bütün zamanların en büyük Marksizm eleştirisi” olarak nitelendirilen “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı iki ciltlik kitabında Popper’in formüle ettiği “paradokslar” yer alır.
Paradoks kelimesi “çelişki” kelimesine yakın olmakla birlikte, aynı değildir. Çelişki doğrudan yanlış olmakla birlikte, paradoks çözüm bekleyen ince problem demektir. Popper’in formüle ettiği paradoksları ana hatlarıyla belirtmek istiyorum. Bu paradoksların günlük hayatımızda ya da ülkenin genel siyasi görünümünde nasıl karşılık bulduğu konusundaki değerlendirmeleri de okuyuculara bırakıyorum.
İşte paradokslar:
1.  Kendi kendini gerçekleştiren kehanet paradoksu: Bu, herhangi bir şeyin gerçekleşeceğine ilişkin kehanetin, o şeyin gerçekleşmesinin nedeni olabileceğini anlatır. Mesela, bir bankanın batabileceğine dair bir kehanet ileri sürdüğünüzde, aslında böyle bir durum yokken bile, halkın panik içinde bankalara hücum etmesini, paralarını çekmesini ve dolayısıyla o bankanın gerçekten batmasına yol açabilir. Bu paradoksun özünde, gerçekler değil, arzu edilen şey vardır.
2.  Kendi kendini gerçekleştirmeyen kehanet paradoksu: Banka örneğini bu kez tersten alalım. Birisi bir bankanın batabileceğini söyleyip gerekçelerini de açıkladığında, o banka gerekli tedbirleri alarak bu batışın önüne geçebilir. Böylece kehanet gerçekleşmez. Tıpkı, Marx’ın “kapitalist toplum mutlaka çökecektir” ya da “proleter ihtilal ileri sanayileşmiş toplumlarda olacaktır” kehanetlerinin gerçekleşmemesi gibi.
3.  Özgürlük paradoksu: Denetim mi, özgürlük mü? Bu iki kavram yan yana gelebilir mi? Eğer herhangi bir denetim yoksa, özgürlük bu kez, zorbaları zayıfları kendilerine köle etmekte etmekte özgür bırakacaktır. Dolayısıyla, kendi kendisini kontrol etmeyen özgürlük, köleliğe götürür. Öyleyse, özgürlük için denetim gereklidir. Paradoks işte budur. Özgürlük için denetimin ne kadar olacağı sorusu ise hala tartışılıyor.
4.  Hoşgörü paradoksu: Popper’in en ilginç paradokslarından birisi. Sınırsız hoşgörünün zorunlu olarak sonunda hoşgörünün ortadan kalkmasına yol açacağını belirtir. Can alıcı soru şudur: Hoşgörüsüz insanlara da hoşgörü gösterilmeli midir? Cevap: “Eğer hoşgörüsüz olanlara da hoşgörü gösterirsek, hoşgörülü olan bir toplumu hoşgörülü olmayanların saldırısına karşı savunmaya hazır olmazsak, hoşgörülülerin ve hoşgörünün kendisi ortadan kalkacaktır”. Mesela, demokratik bir toplumda, anti-demokrat olduğunu ya da totaliter bir görüşü savunduğunu ileri süren ve iktidara geldiğinde demokrasiyi ortadan kaldıracağını söyleyen bir partiye bu imkan sağlanabilir mi? Demokrasi, kendisini ortadan kaldıracağını ilan eden bir görüşe hoşgörü gösterebilir mi, göstermeli mi? Paradoks buradadır. (Popper, kendi görüşü olarak, demokrasinin, kendisini böyle bir tehlikeye karşı -her ne şekilde olursa olsun- koruması gerektiğini ileri sürmektedir).
5.  Demokrasi paradoksu: Bir toplulukta çoğunluk, bir tiranın hükümran olmasına karar ya da imkan verebilir mi? Başka bir deyişle, çoğunluk demokratik bir yolla demokrasiyi ortadan kaldırabilir mi? Demokrasi paradoksu işte budur. Çoğunluk, kendi iradesiyle, demokratik bir yolla, demokrasiyi ortadan kaldıran bir gücü işbaşına getirirse, bu demokrasi paradoksudur. 
6.  Yalancı paradoksu: Bunun örneği de şöyle: “Bir Giritli bütün Giritlilerin yalancı olduğunu söylemektedir. Eğer bu önerme doğruysa, kendisi de bir Giritli olduğuna göre kendisi de yalancıdır. O halde bütün Giritlilerin yalancı olduğuna dair sözü  de bir yalandır”. 
Popper’in parodoksları ana hatlarıyla böyle. Görüldüğü gibi, bunların bir çoğuna yabancı değiliz. Farkında olalım veya olmayalım bu paradoksları günlük hayatımızda da görüyor ve yaşıyoruz. 
Bunlardan ilginç olan paradoksu belirtmiştik. Bu hoşgörü paradoksuydu. Aynı şekilde demokrasi paradoksu da ilginçtir. Bu paradoksları günümüz Türkiye’sine uyarlayabilir miyiz? Deneyelim.
Yakın geçmişte ülkemizde totaliter-otoriter rejimlere aşık olanlar ve bu rejimi savunanlar vardı. Bunu demokratik yollardan dile getiriyorlar ve hatta seçimlere bile iştirak ediyorlardı. Her ne kadar oy oranları yüzde birleri ikileri geçmiyorduysa da, sonuçta demokratik bir yöntemle seçimlere giriyorlardı. Bunlar, şöyle ya da böyle iktidara gelselerdi, dört ya beş sene sonraki seçimleri kaybettiklerinde gidecekler miydi? Marksistler, kağıt üzerinde bile bu soruya “evet” diyemiyorlardı. Deselerdi kendi ideolojilerini inkar etmiş olacaklardı. Kendilerine gösterilen hoşgörüyü, bu hoşgörüyü kendilerine lütfedenlere karşı göstermeyeceklerdi.
Bu soru, bugün başka partiler için de geçerlidir. Özellikle, demokrasi kavramını her fırsatta eleştiren, olumsuzlaştıran ama takiye icabı öyleymiş gibi görünen kişilerin de içinde olduğu partiler için bu soru geçerlidir. Öte yandan, halkın çoğunluğu, bilerek ya da bilmeyerek, böyle bir partiyi iktidara getirdiklerinde ortaya demokrasi paradoksu ortaya çıkmayacak mıdır?
Sahip olduğumuz değerleri, ancak onları kaybettiğimiz zaman anlıyoruz. Anladığımızda da geri dönüş için geç kalmış oluyoruz. Siyasette kirlenme, ikiyüzlülük ve sahtekarlık arttığı ölçüde, kimlerin gerçekte neyi istediğini de gözden kaçırıyoruz. Demokrasiye samimi bir şekilde inanan insanlarımız bile, bilmeyerek de olsa bu oyuna gelmektedir. İşin en acı tarafı, korunması gereken bazı değerlerimizi koruma görevini, onu korumakla yükümlü olmayan kurumların yüklenmek zorunda kalması. Hem de onu bir süre askıya alma pahasına...

ilksayfa