"Ceza" evi mi, "sefa" evi mi? Bayrampaşa’daki 7 kişinin ölümüyle sonuçlanan mafya hesaplaşmasının ardından, Ulucanlar cezaevinde aşırı solcu örgütlerin direnişiyle başlayan ve 10 kişinin ölümüne yol açan olaylar, yıllardır süregelen çarpıklığı bir kez daha gözler önüne serdi.
Çarpıklığın temelinde çaresizlik yatıyor. Çarpıklığın temelinde, devletin cezaevlerine hakim olamaması, otorite kuramaması, sonuçta da, “cezaevi devleti” karşısında “aciz” duruma düşmesi yatıyor.. Bu, son birkaç yılın değil, çok uzun yıllar öncesinde başlayan bir sürecin ortaya koyduğu bir olgu..
Adi suçluların “rant ve hakimiyet” kapısı, terör suçlularının da “eğitim kampı” olarak gördükleri cezaevleri artık birer ıslah merkezi olmaktan çıkıp, bizzat kendileri ıslaha muhtaç duruma geldiler. “Adalet”in karar mercilerinde başlayan erozyonun, son merci olan infaz kurumlarına da yansıması kaçınılmazdır. Yargı’nın, adaletin, mahkemelerin tarafsız olup olmadığının tartışıldığı bir ülkede, infaz kurumlarının da ne kadar sağlıklı olup olmadığı şüphesiz ki tartışılır..
Yargı reformundan sıkça sözedildiği ama bu reformun gerçekleşmesi için hiçbir somut adımın atılmadığı bu ülkede, şimdiye kadar cezaevleri konusunda da çok söylendi, yazıldı, çizildi; ama maalesef bu konuda da gerekenler yapılmadı.. Yapılmaya çalışılanlar da malum çevreler tarafından kösteklendi..
İşlenen bir suçun karşılığında bir kişiye verilen ceza’nın ceza olmaktan öte bir “ödül”müş gibi addedildiği bir sistemimiz var. Geçenlerde bir köşe yazarının “işyeri ile cezaevi”nin karşılaştırdığı yazıda hicvedildiği gibi, Türkiye’de cezaevine girmek, dışarıdaki hayatla kıyaslandığında daha avantajlı ve “tercih” edilir hale gelmiş durumda.. Bırakın elden gelen ekmeği, gölden gelen suyu, artık içeride yok yok durumuna gelmiş cezaevleri..
Saymakla bitmez, kısaca içeriye girmesi yasak maddeler diyelim; öylesine rahat ve kolay girer hale gelmiş ki, artık bu “giriş”lerden elde edilen rant trilyonları buluyor. Bu ranttan faydalananlar, arkasında olanlar, ucundan kıyısından nasiplenenler tabii ki cezaevlerinin bu hale gelmesinin müsebbibidirler ve gayet normaldir ki bu durumdan çok çok memnundurlar..
Cezaevinden çekilen fotoğraftaki görüntüye bakın: Son derece konforlu yatağına oturmuş “mahkum”; hemen elini attığında bulabileceği silahını kılıfıyla yatağının başına asmış; hemen yanında cep telefonu.. Devletin “ceza” çeksin diye cezaevine attığı bir suçlu işte böyle bir mekanda, böyle “ceza” çekiyor..
Ulucanlar cezaevinde meydana gelen olayın boyutu ise daha vahim.. Cezaevlerini birer eğitim kampı olarak kullanan aşırı sol örgütler, “hakimiyet”leri altındaki “kurtarılmış bölge”lere, yani koğuşlarına, kendileri dışındaki hiç kimseyi sokmuyorlar.. Ne asker, ne polis, ne de gardiyan, bu koğuşlara giremiyor; arama yapamıyor; isyan durumunda da sayım alamıyor.
Şunu kesin ve açık bir şekilde önceden vurgulayayım: Türkiye’deki aşırı sol terör eylemlerinin biricik kaynağı, yuvası ve bataklığı cezaevleridir. Bu dün böyle idi, yarın da böyle olacak.. Terör örgütlerinin “dışarıda” hücre evlerine, karargahlara ihtiyaçları yok; çünkü “içeride” bunların daha iyisi, daha kullanışlısı ve daha konforlusu var. Ve siz eğer, herhangi bir küçük eylemde yakaladığınız sempatizan bir genci içerideki kaşarlanmışların içine atarsanız, gerekli insangücü de var...
Dışarıdaki “insan hakları” adına teraneler savuran kişi ya da kuruluşların “koğuş istemezük” şeklindeki feryatlarının arkasında da işte böyle bir sistemin bozulmasını engelleme niyeti var.. Islah olsun, akıllansın, ceza çeksin diye içeriye atılan sempatizan ve gözü açılmamış bir gencin, içeride kemikleşmiş, bilenmiş ve bilinçlenmiş bir militan olarak yetiştirilmesini sağlayan böyle bir düzenin bozulması, önce terör örgütlerinin sonra da dışarıda bunların savunuculuğunu yapan o malum kuruluşların ve kişilerin işine gelmiyor...
İçeriye uzun namlulu tüfekler dahil her türlü silahı sokabilen, bunlarla avlularda silah eğitimi yapan örgütler için cezaevleri gerçekten cezaevi midir, yoksa bilinçli militanlar yetiştirmek için bulunmaz eğitim kampları mıdır? Henüz içeriye düşmemiş, dışarıdaki sempatizan için eğer ikinci seçenek geçerli olursa, potansiyel terörü ve potansiyel teröristleri nasıl engelleyebilirsiniz?
Her bir cezaevini kendilerince bir kurtarılmış bölge olarak gören ve Türkiye’nin diğer “kurtarılmış bölge”leriyle anında iletişim kurabilen terör örgütleri, aynı gece içinde hep birlikte isyanlar çıkarıyor, gardiyanları rehin alabiliyor, çatışmalara girebiliyorsa, işte bu devletin cezaevleri karşısındaki acziyetini ve çaresizliğini gösterir.
Çare bellidir ve yıllardır söylenegeliyor ama nedense bir türlü yerine getirilemiyor. Türkiye’deki cezaevlerinde koğuş sistemi uygulamasına son verilmelidir; bütün cezaevlerinde iki veya en çok dört kişilik hücre sistemine geçilmelidir.. Bütün gelişmiş ülkelerde, hatta insan haklarını en fazla uygulayan ülkelerde bile hücre sistemi varken, bizim hala koğuş sisteminde ısrar ediyor olmamız, dün ve bugün gördüğümüz, yarın da göreceğimiz benzer olayların biricik sebebidir..
“Türk insanının ruhsal yapısına uygun değildir” diye hücre sistemine karşı çıkanların kimler olduğuna bakın, kimleri savunduklarına bakın, koğuş sistemine niçin sahiplendiklerini hemen anlarsınız.. Yıllar önce, büyük masraflarla yapılan Eskişehir E Tipi Cezaevine de aynı kişiler karşı çıkmıştı ve dönemin hükümeti maalesef bunların cazgırlıklarına boyun eğmişti.
İçerideki teröristlerin dışarıdaki savunucuları için, içeride veya dışarıda, gerek teröristlerden gerekse diğer vatandaşlardan birilerinin ölmesi hiç önemli değildir; aksine belki işlerine bile gelir.. Çünkü bu kişiler için, başkalarının ölümü, kendi varoluşlarının ve kimliklerinin sebebidir..