"Utanç Duvarı" ve "Utanç davarları" Geçtiğimiz hafta içinde, Berlin Duvar’nın, nam-ı diğer Utanç Duvarı’nın yıkılışının 10.yıldönümü dünyanın bir çok ülkesinde kutlandı. Özellikle, duvarın öte tarafında uzun yıllar boyunca kalıp, duvarın bu tarafındaki akrabalarından yakınlarından uzak kalan insanlar için bu 10.yıl kutlamaları daha başka anlamlar taşıyordu. Duvarın öte yanında kalanlar için bu duvarın yıkılışı, hürriyet adını verdiğimiz ve insanoğlunun belki de en önemli ihtiyaçlarından biri olan duygu ve yaşantıyı beraberinde getiriyordu; filmlere, romanlara konu olan ilginç ama bir o kadar da tehlikeli “kaçış”larla, duvarın bu yanına, yani hürriyete, yani yakınlarına kavuşmaya çalışanlar için, bu duvarın yıkılışı tabii ki anlamlıydı. Duvarın bu yanına geçebilme ihtimali öylesine düşük olmasına ve sonunda yüksek ihtimalli ölüm olmasına rağmen, hürriyet adına ölümü göze alanlar için o utanç abidesinin paramparça olması, sadece o insanların şahsi hisleri için değil, bütün dünyayı ve insanlığı ilgilendiren bir “son”u da beraberinde getiriyordu. O son, komünizmin sonuydu; demirperdenin, esaretin, despotizmin, totaliterliğin sonuydu.
Rusya’da 1917 Ekim ihtilali sonrasında iktidarı Bolşeviklerin ele geçirmesini takiben başlayan ve 80’li yılların sonuna kadar süren “Sovyetler Birliği komünizmi”, sadece kendi sınırları içinde değil, sızdığı bütün ülkelerde milyonlarca insanın ölümüne sebep oldu. Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa, Çin, Kamboçya ve diğer ülkelerde.. Yaklaşık 100 milyon insan, komünizm adına yok edildi; imha edildi, tehcire ve kıyıma tabi tutuldu. Marx’ın temelini attığı ideoloji, o ideolojiye samimi ya da körükörüne inanan “insan”larca, başka insanları yoketmenin aracı olarak kullanıldı. İnsanlık adına, insanların özgürlüğü adına, insanların eşit ve mutlu yaşaması adına.. evet tüm bu “idealler” adına, yüz milyona yakın insan yok edildi.. Şiddetin her türlüsünü mubah gören bir ideoloji haline dönüşen Marksizm, 80’yi yılların sonunda, demirperdenin yırtılması, utanç duvarının yıkılmasıyla, kendi “tarihsel diyalektiği” gereği çöktü. Bu çöküş, Sovyetler Birliği ile periferisindeki ülkelerde ve dünyanın diğer yerlerindeki uydularında tamamına erdi. İnatla direnen Castro’nun Kübası hariç, komünizmi katı bir şekilde uygulayan başka bir ülke kalmadı artık. Her ne kadar komünist ideallere bağlı kaldığını ileri sürse de Çin dahi artık serbest piyasa kurallarıyla dünyaya açılma sürecine girdi. Kısacası, komünizm ancak 70 yıl hüküm sürebildi; ve bu süre zarfında, mutluluk ve refah vaadettiği insanlıktan 100 milyon canı aldı götürdü...
Utanç Duvarı’nın yıkılması işte bu sebeple, sadece duvarın öte ve bu yanındaki insanlar için değil, bütün insanlık ve dünya için de ayrı bir önem ve anlama sahipti. Binlerce inanın çekiç darbeleriyle unufak olan o duvar, 70 yıl boyunca insanlığa kan kusturan totaliter ve otoriter bir ideolojinin de paramparça olmasını ifade ediyordu.
20.yüzyılın iki kanlı ideolojisinin ikisi de tarihin karanlıklarına gömüldü. 1930’lu yıllarda palazlanıp İkinci Dünya Savaşı süresince milyonlarca insanın canına kıyan Nazizm, savaş sonrası yeryüzünden silindi. Nazizme olan nefretiyle biraz daha varlığını pekiştiren komünizm de ondan 50 yıl sonra kaçınılmaz akıbetine kavuştu.
Berlin Duvarı’nın yıkılması olsun, 10. Yıl kutlamaları olsun, o duvarın ikiye ayırdığı Almanya’da ve dünyanın hemen tamamında coşkuyla ve sevinçle karşılanırken, bu bizim ülkemizde çok ilginç tepkileri beraberinde getirdi.
En büyük şoku, Marksizme gönül vermiş eski tüfekler yaşadı. Kalemiyle köşe başlarını tutup gençlere bu ideolojiyi şırınga eden malum taife, yaşadıkları ve inanamadıkları bu şoku uzun bir süre üzerlerinden atamadı. Yıllarca inandıkları, gönül verdikleri, kendisinde kimlik buldukları bir ideoloji nasıl olur da yerle bir olurdu? Bu ideoloiden vaktinde uzaklaşıp dünyayla ve kendisiyle bütünleşen “dönek”ler kendilerini kurtarmışlardı ama hala bu ideolojiye körü körüne sadakat gösteren bu malum taife ne yapacaktı? Kendilerini besleyen hayat suyu tükenmiş, kurumuştu.. Başka bir ifadeyle, yıkılan duvarla birlikte onlar da bir hiçliğin girdabına düşmüşlerdi.
Duvarın yıkılmasında başrolü oynayan Polonyalı sendikacıyı “karşı devrimci” ilan ederek, bu duvarın yıkılmasında payı olanlara veryansın eden adamlar vardı bizim ülkemizde. O duvarı kendilerinin ve ideolojilerinin kalesi olarak gören bu insanlar, o kalelerinin yıkılmasını bir türlü hazmedemediler ve hala aynı hazımsızlıkla kalemlerini aynı ideolojinin hizmetinde kullanabiliyorlar.
Nazizmin çöküşünün yıldönümlerinde kalemlerini hoyratça kullanan ve “faşizme ve nazizme” karşı hınçlarını olanca bonkörlüğüyle kullanan bu adamlar, ne duvarın yıkılışında ne de 10.yıl kutlamalarında bir tek kelime etmediler, edemediler... 30-40 milyonun insanın ölümüne yol açan Nazizmden kurtuluş onlar için düğün bayramdı ama 100 milyon insanın hayatına malolan komünizmin yıkılışı onlar için de bir cenaze töreni gibiydi adeta..
Acı olan şu ki, 10 yıl önce bitkisel hayata giren bu taife zaman geçtikçe tekrar kendine gelip aynı teranelerle gençliği kandırmaya ve yönlendirmeye başladı. Sovyetler Birliği’nde ya da diğer bölgelerde çöken sosyalizm gerçek sosyalizm değildir; asıl sosyalizmi biz kendi ülkemizde gerçekleştireceğiz; Marksizmin ve sosyalizmin ilkeleri ve hedefleri ölmedi.. gibi söylemlerle tekrar 20’li yılların çizgisine dönen bizdeki taife, gelişen ve ilerleyen dünyanın gerisinden kalmakta ısrarlı görünüyor. Dönüp arkalarına baktıklarında hiçbir şey bırakmamış olan bu taife, yine gençlerin zihinlerine ve yüreklerine şiddet aşılayarak, kendi varlıklarını sürdürmeye, ama bunun yanında da o gençleri bilinmez karanlıklara sürüklemeye devam ediyor..
Evet.. 10 yıl önce Utanç Duvarı çöktü.. ama bizdeki malum taife hala aynı utançla yaşamak için can u gönülden gayret gösteriyor.. Onların duvarları ne zaman çökecek? Utanmaya başladıkları zaman mı?