Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 
Vicdan-Cüzdan

Gelir adaletsizliğinin olduğu bir ülkede “adalet”in kendisinin de dejenere olacağı ya da olduğu türünde ileri sürülen bir tez ne kadar doğru olursa olsun, bu, adalete mensup kişilerin yaptıkları suistimalleri meşru ya da haklı göstermeyi gerekli kılmaz. Ucunda rüşvet -ya da amiyane tabirle kıyak- olan görevlerde çalışan bir kişinin “vicdanı ile cüzdanı” arasında tercih yapması, ama ülke şartlarını ileri sürerek ikinci de karar kılması da aynı şekilde kendisini –en azından ahlaki açıdan- meşru kılmaz...
İnfaz Koruma Memurları’nın sendika başkanı olan bir şahısın, Bayrampaşa’daki katliamın ardından tv’ye çıkıp “bunun sorumlusu devlettir, içerideki vatandaşını koruyamamıştır, şöyledir böyledir” demesi ve 10 infaz koruma görevlisini görevden alan başsavcıyı da baş sorumlu olarak göstermesi, içeriye silah, uyuşturucu, telefon ve hatta kadın sokan “gardiyan”ların yaptıklarını da mazur gösteremez.. 
Sonuçta, içeriye sokulması yasak maddeleri birileri sokuyor; bu birileri de infaz koruma memurları olabilir ama, “bu memurlar şu kadar para alıyor, hatta tehdit alıyor, onun için de bu işi yapıyor” mazeretinin arkasına sığınıp, artık Türkiye’de en kolay yapılanı yaparak, yani devleti suçlayarak işlenen kabahatleri kamufle etmeye çalışmak adet oldu..
Aldıkları ücretle orantılı “iş” yapmak, sonra da “ne yapayım, aynı işi yaparak daha çok kazanıyor, niye ben daha fazla  çalışayım” mazeretinin arkasına sığınarak, yapmakla mükellef olduğu işin hakkını vermemek de aynı şekilde ülkemizde adet oldu.. 
Böylece aynı işten daha çok para kazananın çok çalışıp işinin hakkını verdiği; az kazananın da daha az çalıştığı, hatta hiç çalışmadığı; daha da ileri gidersek, birtakım avantalar karşılığında iş gördüğü bir ülke haline geldik.. Ayda 150-200 milyon maaş alan bir ücretlinin önüne, işinde biraz suistimal yapması karşılığında milyarlar koyarsanız, o kişi “vicdanı ile cüzdanı” arasında  zorlu bir tercih yapmak zorunda kalır. İlkini tercih ederse çevresindekilerce “salak, aptal, akılsız” olarak addedilebilir; ikincisini tercih ettiğinde de “uyanık, işbilir, akıllı”... 
Başka bir deyişle, çevre ve toplum da böyle bir suistimal için kişiyi etkiler, yönlendirir hale gelmiştir...
“Aynı işi yapıyorum ama diğeri benden niye daha fazla ücret alıyor?” şeklindeki saplantı önce insanı isyankar sonra ihmalkar sonra da “vicdansız” hale getirebiliyor.. İstihdam ve ücret politikasının alabildiğince garip olduğu bir ülkede, diyelim ki aynı devlet dairesinde çalışan ve aynı işi yapan –mesela şöför olsun- iki kişiden memur olanı ile işçi olanı arasındaki ücret farklılığı başlıbaşına kara-komedidir. İşçinin neredeyse mesaisinin memur maaşı olduğu bir kurumda, o kurumun memurundan, işini daha iyi yapmasını, daha çok çalışmasını istersiniz ama onun “şu kişi de aynı işi yapıyor o niye daha fazla alıyor?” sorusuna cevap veremezsiniz.. Müstahdemi kendisinden daha fazla ücret alan bir üst düzey bürokrat da bu soruya cevap arar ama bulamaz...
Öte yandan “devlet” ile “özel” arasındaki uçurum da benzer soruları ve tepkileri beraberinde getiriyor.. Bir devlet okulundaki öğretmen ile özel okuldaki öğretmenin aldığı ücretler arasındaki inanılmaz fark, devlet okulundaki öğretmenin performansını olumsuz yönde etkileyebiliyor.. Aynı şeyi bir doktor, bir mühendis, bir teknisyen ya da başka meslek mensupları için de düşünmek mümkün..
Toplum için de devlet içinde an tehlikeli yöneliş, vatandaşlarının, yapmakla yükümlü oldukları görevlerini, -mukayese yoluyla- aldıkları ücretle yönlendirir hale gelmesidir. Mevcut olumsuz şartların içinden çıkmanın yolu olarak yaptıkları işi, suistimale açık hale getirmeleridir. Ve en kötüsü de, yaptıkları suistimali mazur ve meşru kılmak için kendilerince “geçerli” bahaneler bulması; toplumun da bunları “onaylar” hale gelmesidir..
Toplumsal çürümenin başlaması ve artık bu çürüme kokusunun dayanılmaz hale gelmesi, sadece şu veya bu kurum çalışanları için değil, bütün çalışma üniteleri için tehlike sinyallerini beraberinde getirir. Dolayısıyla, yapılan inşaatı görmeden onay belgesi veren fen işleri yetkilisi; hasta görmeden rapor yazan doktor; avanta karşılığı iş yapan memur; vakit doldurmaya çalışan öğretmen veya diğer meslek mensupları da bütün bunları niçin yaptıklarının kendilerince “makul” gerekçelerine sahip olurlar... Çöken inşaatın, ölen hastanın, çalışmayan makinenin, iyi öğrenmeyen öğrencinin önemi de kalmaz böylece.. Gerekçe, sonuçtan daha önemli hale gelmiştir ne de olsa..
Sadece Bayrampaşa’da değil, Türkiye’nin herhangi bir yerindeki cezaevinde, önüne konulan yüksek miktardaki paralar karşılığında, içeriye sokulması yasak maddeleri sokan bir görevli da aynı şekilde bir gerekçeyle kendini “haklı” gösterebilir; ve dolayısıyla sonuçta içeri soktuğu silahlarla ya da uyuşturucuyla insanların ölmesi pek önem taşımaz.. Cüzdanı ön plana geçen bir insan için, içeride bir insanın ölmesinin vicdanında yaratacağı etkinin pek önem taşımayacağı gibi.. Çürük inşaata sağlam raporu veren yetkilinin, deprem sonrasında o binada onlarca kişinin ölmesi sonucunda vicdan azabı çekmemesi gibi...
Topu devlete atmak, herşeyin sorumlusu olarak devleti göstermek kolay... Gösterilen tepkilerin bir çoğunda haklı olmak da mümkün.. Ne var ki, mesele devlette değildir, onun uygulamalarında değildir. Mesele insanın kendi vicdanında, kendi kişiliğinde, kendi benliğinde rahat ve huzurlu olmasıdır. Yaptığı işte, aldığı ücretle endeksli değil, görev bilinci taşımasıdır... Evine götürdüğü, çoluk-çocuğunun boğazından geçirdiği lokmada göz hakkının olmamasıdır; helal ve hakedilmiş olmasıdır... 
Önce insan olmaktır mesele; kendi vicdanıyla ve kendi kişiliğiyle barışık olmaktır... Bu olmadığı sürece, devletin yapacağı her ne olursa olsun, toplumsal çürümenin önüne geçilemez..

ilksayfa