Toplumsal hafıza ve ajitasyon Bugün Türkiye’de aklı başında hiç insanın, 12 Eylül öncesinin karanlıklarına tekrar dönmek isteyeceğine ihtimal vermiyorum. Hatta, bu karanlık ortamdan birtakım menfaati olabilecek insanların dahi, buna rağmen 12 Eylül öncesine dönmek isteyeceklerini sanmıyorum.. Bugün yaşları kemale erip de, o meşum günlerin sıcaklığında, bir şekilde olumsuzluk yaşamış insanların, değil o günleri tekrar yaşamak, hatırlamak dahi istemeyeceklerine de eminim..
Psikolojide “yok sayma” adlı bir savunmak mekanizması vardır. İnsan, bilinçdışı olarak, istemediği bazı şeyleri bastırır; yok sayar ya da tekrar hatırlamak istemez.. Bu savunma mekanizması bilinci rahatlatır; kişinin ruhen daha uyumlu ve sağlıklı olmasını sağlar..
Fakat, bilinçdışına itilen bazı şeyler daha sonra bilinç düzeyine çıkarılmaya çalışılırsa ve çıkarsa, bu kez insan rahatsızlanır; kurulan denge bozulur ve problemler ortaya çıkmaya başlar..
“12 Eylül öncesi” de hemen hemen herkesin unutmak istediği, yok saymaya çalıştığı, bastırmaya uğraştığı ve böylece ruhen rahatladığı bir dönemdir Türkiye için.. O günlerde yaşayıp da doğrudan ya da dolaylı şekilde çile, ıstırap ve üzüntü çekmiş insanların hafızalarını yoklayın; fazlaca yaşantı olmadığını, bir çok şeyi hatırlamadıklarını göreceksiniz... Çilelerin en ağırını çekmiş insanlarda bile ufak tefek kırıntılardan başka bir şey kalmadığını göreceksiniz.. Hatırlamak bile ıstırap veriyorsa bazı şeyler, unutmanın en kolay yol olduğunu göreceksiniz..
Kişisel ya da toplumsal hafıza, “12 Eylül öncesi” dediğimiz dönemi böylesine unutmuşken ya da unutmaya çalışırken, bazı kişilerin ve organların o günleri tekrar gündeme getirip “hafıza tazeleme” uğraşlarına girişmesini ve artık kabuk tutmuş yarayı tekrar kaşımaya çalışmasını -bunu yapış nedeni ne olursa- olsun yanlış bir davranış olarak değerlendirmek lazımdır... Yanlışta ısrar ediliyorsa eğer, bu kez ortada bir “kasıt” söz konusudur; tehlikeli olanı da budur..
Türkiye’nin çok önemli sorunları varken ve bu sorunların çözümü için de sağlam bir hükümete ihtiyacı varken ve yine, böyle bir hükümetin kurulmasında son aşamaya gelinmişken, birilerinin çıkıp 12 Eylül öncesini hatırlatması ve “kaygı”larını dile getirmesi de aynı şekilde yanlış bir davranıştır..
Bu yanlışın üzerine gidip de meseleyi daha derin ve farklı boyutlara çekmeye çalışanların davranışlarında ise kasıt vardır; artniyet vardır ve fırsatçılık vardır..
Milliyetçi Hareket Partisi’nin seçimlerden ikinci partisi çıkmasını ve kurulacak hükümet içinde yer alacak olmasını hala hazmedemeyenlerin hırçınlıklarını ve tepkilerini bir yere kadar hoşgörmek mümkündür; ama bu hırçınlıklarını ve tepkilerini pekiştirmek için geçmişe yönelik kaygıları pişirip pişirip gündeme getirmeye çalışanların niyetlerini anlamak mümkün değildir.. Mümkün değildir, çünkü bu niyetle çıkıp insanları yine kamplaşmalara, kavgalara, çekişmelere itmeye yöneltmenin akılla, mantıkla, sağduyuyla bir alakası yoktur..
Hükümet kurmak için görev alan bir sol partinin genel başkan yardımcısının bir gazetede çıkıp MHP’yle ilgili kaygılarını dile getirmesinin siyasi ahlak bakımından ne derece doğru bir davranış olup olmadığını tartışmak istemiyorum; bunu zaten herkes biliyor..
Benim dikkatimi çeken, bazı kişi ve organların bu yanlışın üzerine birtakım hesaplar yapmalarıdır. “Körün istediği bir göz” misalinde olduğu gibi, kendilerinin cesaret edemediği bir hususun, bir genel başkan yardımcısı tarafından söze dökülmesini fırsat bilenlerin, geçmişi deşmeye ve artık kimsenin hatırlamak istemediği görüntülerle, olaylarla “siyaset” ya da “habercilik” yapmaya çalışması, aynı şekilde bir ahlaksızlıktır..
İşte gördünüz, Rahşan Ecevit’in bir sözü üzerine, hemen akabinde televizyonlarda ve gazetelerde 12 Eylül öncesinin görüntüleri tekrar tekrar yayınlanmaya başlandı.. Ne alaka? Ne hikmetse bu görüntüler de sadece Ülkücüleri ve MHP’yi “tu kaka” etmeye yönelikti.. Ne alaka?
“Geçmişi gündeme getirmeyelim ama geçmişi de unutmayalım” deyip hala MHP ve ülkücülere yönelik önyargılarını fırında tutmaya çalışanlar da yok değil..
Her iki halde de, 12 Eylül öncesinin, artık kimsenin bir daha dönmek, yaşamak ve hissetmek istemediği o karanlık günlerini, tozlu raflardan indirip “kamuoyunu aydınlatmaya” çalışanlar galiba “siyasi çıkar” ya da “tiraj” uğruna ne gibi tehlikeli bir oyun oynadıklarının farkında değiller..
Türkiye’nin 12 Eylül öncesi gibi bir ortama tekrar dönmesi bence zaten mümkün değil.. Çünkü şartlar değişti, ülke değişti, insanlar değişti... En başta da Marksizm ideolojisi çöktü.. Bu ideoloji adına “devrimi kanla yazmaya” çalışanlarda gerileme oldu.. Artık gruplar arasında kanlı çatışmalar da yok.. Siyasi yelpazenin iki farklı kanadındaki partiler bile bugün artık uzlaşabiliyorlar.. Böyle bir ortamda iken ülke, bazı kişi ve organların, kabuk bağlamış yaraları tekrar kaşımaya, ülkeyi tekrar böyle bir ortamın içine itebilecek ajitasyonlara girişmelerini -bilinçli veya bilinçsiz- bu millete ve devlete yapılabilecek en büyük kötülük olarak addediyorum.