Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 
Ceza mı? Olacak o kadar

Tiyatro sanatçısı Levent Kırca, artık televizyon programı yapmayacağını, bu kararını da kendi programı yüzünden Kanal D’nin RTÜK’çe bir gün süreyle kapatılmasını protesto üzerine aldığını belirtince, geçtiğimiz hafta herkes bu konuyu konuştu. Sanatçısından siyasetçisine bir çok kesimden Kırca’ya destek geldi. Ama her zaman olduğu gibi, “demokratik tepki”lerini koyanların hepsi de meseleyi görmek istedikleri zaviyeden görmeye devam ettiler. 
Levent Kırca gerçekten iyi bir sanatçı, iyi bir komedyen. İşin iyi yapan, mesleğine saygı duyan, kendini iyi yetiştirmiş aydın bir insan. Yıllarca üst sıralarda yer alıyor olması da, onun bu başarısının sürekliliğini ortaya koyuyor. “Olacak O Kadar” adlı komedi programında, ülkemiz televizyon kanallarını olabildiğince hicveden, medyada görülen çarpıklıkları biraz daha süsleyerek halkın gözü önüne getiren Levent Kırca’nın tepkisini bir yere kadar haklı bulabiliriz. Ama bir yere kadar...
O’nun Devlet Bakanı Işılay Saygın’ın bir sözünü alıp, programında hicvetmesi normal olabilirdi. Çünkü, bugüne kadar Cumhurbaşkanı’ndan başlayarak bütün siyasetçileri tiplemiş, hepsiyle bir tür “dalgasını” da geçmiştir. Fakat, her şeyin bir ölçüsü, endazesi, kararı ve ayarı vardır. Bu ayarı tam yapamamak, o gece programı seyreden milyonlarca kişinin huzuruna çıkan bir program için handikap olur. Bugüne kadar Levent Kırca’nın bir çok kere ayarı kaçırdığını da gördük. Argolu ve bolca el hareketli programlarını da gördük. O programdaki argo sözlerin, yapılan el hareketlerinin ertesi gün çocuklarca tekrar edildiğini de gördük. Özer Çiller’i hicvetmek amacıyla “Jetski” parodisinin ne maksatla ve nasıl kullanıldığını ve bu parodinin de “çok istek alıyor” gerekçesiyle defalarca gösterildiğine şahit olduk. Belden aşağı esprilerin, kelime oyunlarına ya da Türkçenin elastikiyetine yaslanarak yapılan argolu sözlerin halkı güldürdüğü zehabıyla hareket eden sadece Levent Kırca ve ekibi değil tabii ki. Bu yaklaşım, hemen hemen bütün “komedi” programların sanki can simidi olmuş gibi.
Televizyon kanallarını, bu kanallardaki programları, reklamları ve ülkedeki diğer gündem maddelerini mizahla yoğurarak eleştiren Olacak O Kadar ekibinin biraz da özeleştiri yaparak kendini sorgulaması ve yargılaması gerekmez miydi? Bunu yapmış olsaydı belki RTÜK’ün kılıcı aniden ve keskin bir şekilde o programın tepesine inmez, oynadığı kanal da kapatılmış olmazdı. 
Kendi programı yüzünden kanalın kapatılmasını protesto eden ve “önemli” bir karar alarak birdaha televizyon programı yapmayacağını açıklayan Levent Kırca, RTÜK’ün sansürcü zihniyetini niçin daha önce görmedi? Niçin diğer programların ve kanalların başına da aynı şey geldiğinde benzer tepkiyi göstermedi? Protestosunu niçin daha önce koymadı? Kendini “haklı”, RTÜK’ü “haksız” görüp, bir daha program yapmayacağını açıklayan Levent Kırca, bu haklı-haksız değerlendirmesini niçin daha önceki vakalarda yapmadı? Sorumlu bir aydın tavrını niçin daha önce ortaya koymadı? “Bekaret” gibi toplumun ya da kişilerin “namus” kavramı ve anlayışıyla ilgili bir konuda, bir devlet bakanını, olabildiğince abartmalı bir şekilde halkın gözü önünde ti’ye alan Levent Kırca, hicvettiği kişinin değilse de, hicvedilen konunun hassasiyetinin farkına niçin varamıyor?
“Ben yaparsam olur” mantığı sadece siyasetçilerde değil, halka malolmuş sanatçılara da sirayet etmiş ne yazık ki... Halka malolmak, halk tarafından çok sevilmek, bir sanatçıyı “ne yapsam tutar” şımarıklığına sürüklememeli. Ama ne yazık ki, televizyon kanallarının hepsi de, bu tür davranışlar sergileyen “sanatçı”lardan geçilmiyor. Sululuk, gayrıciddilik, laubalilik, sorumsuzluk, terbiyesizlik ve ahlaka mugayyir ne kadar unsur varsa, bunları “halk böyle istiyor” safsatasıyla ekranlara taşıyanlar, böyle yaptıkları için kendilerine ceza kesen RTÜK’ü eleştirmekle yetinmeyip, birazcık da kendilerini gözden geçirmelidirler...
Bir ülkede, eğer bir takım kurallar ve sınırlamalar varsa, kişiler ve kurumlar bunlara uymak; uymadıkları zaman da karşılacakları müeyyidelere saygılı olmak zorundadırlar. Konulan kuralların ya da sınırlamaların ne kadar yerinde olup olmadığı, ne kadar demokratik olup olmadığı tartışılabilir, eleştirilebilir, yerilebilir; hatta kaldırılması ve değiştirilmesi talep de edilebilir. Bu başka bir şeydir; ama konulan kuralları ve yasakları ihlal etmek başkadır. Mevcut kuralları ve yasakları çiğneyenler yine mevcut cezalara rıza göstermek durumundadırlar. Ama bunu yapmayıp, bir müeyyide ile karşılaşınca şiddetli tepki gösterenlerin işlerine geldiği zaman “hukuk devleti” olmanın gerekliliğinden bahsetmeleri, işlerine gelmediği zaman da “kahrolsun sansürcü zihniyet” söylemlerine sarılmaları, olsa olsa ikiyüzlülüktür, çifte standartlıktır.
Medyanın olumsuzluklarından, dayatmalarından şikayet etmek kolaydır; okuduğunuz gibi dile getirmek de kolaydır. Ama bu çözüm müdür? Çözüm, pratikte bir takım alternatifler, çözümler üretmektir.
Milliyetçi-muhafazakar varlıklı insanlarımızın, bu alternatif getirme hususunda, en azından bir kerecik de olsa düşünmelerini beklemek hakkımız olmalı. Çözüm, kendi televizyon kanalımızın olmasıdır; çözüm kendi insanımıza kendimizi lanse ettiğimiz medya organlarıdır. Bunun gerekliğini bir an olsun düşünmek bile, uygulamaya yönelik ciddi adımlar için önemli bir adım olacaktır, inanın...

ilksayfa