Yaşasın düşman! Türkiye’de ilginç ve önemli gelişmeler gözleniyor. Bunlardan bir kısmı hayra, bir kısmı da şerre yorulacak türden. Hangilerinin hayra, hangilerin de şerre yorulacağı ise kişilere göre değişiyor. Kesin olan bir şey varsa o da, bazı konularda “taraf”lar arasındaki üslubun giderek sertleşmesi ve keskinleşmesi..
Yakın tarih içinde bu ülkede çeşitli “taraf”lar oldu.. Bu taraflar birbirleriyle farklı üslup ve yöntemlerle çatıştılar, tartıştılar, kapıştılar ve mücadele ettiler.. Bunların hangi taraflar olduğunu belirtmeye gerek yok.. Ben, günümüz Türkiye’sindeki mevcut ve “popüler” taraflar arasındaki mücadeleye değinmek istiyorum.
Bugünün raitingi yüksek “taraf”lardan ilki “laik”ler (ya da laikçiler), ikincisi ise “şeriatçı”lar.. Medyanın da kavram empozesiyle Türkiye şimdi bu iki “taraf”ın birbiriyle mücadelesine kilitlenmiş durumda.. Zaten gözle görülür bir “çatışma” mevcuttu; ama Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesiyle, bu çatışmanın boyutları ve şiddeti biraz daha genişlemiş oldu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’ın, yaptığı basın toplantısında söyledikleri, bir bakıma “laik” cephenin en şiddetli saldırısı gibiydi. Lakin konuşması içinde öyle olmadık sözler sarfetti ki, muhatabı olan kişi ya da kurumlar kendisine tepki göstermekte gecikmediler. Meclis’e yönelik sözleri yine Meclis içinden kişilerce anında tepki ve tekziple karşılandı..
Laik cephenin diğer aktörleri de, hem Kışlalı suikastinin, hem de Savaş’ın açıklamalarının ardından bildik tavırlarını ve üsluplarını sürdürdüler. Bu tavır ve üslupları kimseyi şaşırtmadı; kendilerinden beklenileni yaptılar..
Taraflardan diğeri olan “şeriatçı”lar da kendi basın-yayın organlarında, yine kendilerince olayları ve gelişmeleri yorumladılar ve tepkilerini gösterdiler.. Böylece, Türkiye’nin şu anki raitingi yüksek tarafları arasındaki mücadele olabildiğince ivme kazandı.
Bu mücadelenin muhtevası ya da sebepleri üzerinde geniş yorumlarda bulunmak mümkün. Fakat ben kolaycılığa kaçıp, bu konuda yapılmış hazır bir yorumu burada sizlere aktarmak istiyorum. Sizler katılırsınız ya da katılmazsınız bilmiyorum ama ben aşağıda vereceğim pasajlara aynen imza atıyorum. Yorum, Cüneyt Ülsever’in.. Hürriyet gazetesindeki 27 Ekim tarihli, “Açık Toplum ve düşmanları” başlıklı makalesinden...
“Türkiye’de laik-şeriatçı çatışması adı altında sergilenen çatışma, esasında ve özü itibarıyla kapalı toplumdan yana olanların milletten gelebilecek açık toplum taleplerini yok etmek amacıyla kendi aralarında çıkardıkları kayıkçı kavgasıdır.
Türkiye’deki mücadelenin özü, kapalı toplum taraftarlarının açık toplum taraftarlarına karşı verdikleri cansiperane savunmanın son çırpınışlarıdır. Çatışıyormuş gibi gösterilen din devleti isteyen şeriatçılar(!) ile cumhuriyeti korumaya ant içmiş Kemalistler(!), toplumu kapalı tutma konusunda hemfikirdirler. Var olmak için de, değil birbirini yok etmek, tam tersine birbirlerinin hayatlarını idame ettirmelerine azami gayret göstermeleri en tabii refleksleridir. Zira, ikisinin de varlık nedeni aynı oksijenden beslenmektedir: “Onlardan korunabilmek için bizim kapalı toplum projemize rıza göstermek zorundasınız! (...)
Kışlalı’nın katledilmesine bıyık altından gülenler ile cenazede “kelle isterük” diye çığlık atanların amacı ortaktır. Taraflar açık toplum rüzgarının önlenemez yükselişinin farkındadırlar ve son bir gayretle buna engel olmaya çalışmaktadırlar. Metotları yine bilinen beylik yöntemdir, zira dünyada yükselen açık toplum talebinin karşısında, hepten zavallı kalmanın aczini ve çaresizliğini damarlarında hissetmektedirler.
Bunlar açık toplum istemezler, zira geleceği planlanmayan, kendi doğası içinde yoğrulan, insanın sonsuz yaratıcılığına güven duymaktan başka bağnazlığı olmayan bir toplumda kendi projelerinin hiçbir talep görmeyeceğini pekala bilmektedirler. Onlar özgürlük ortamında kök tutmazlar! (...)
Tarihin tekerrür etmesini (din devleti) dileyenler ile ideal toplum (cumhuriyetin devrimci ideali) peşinde koşanlar, toplumların keşfedilmesi gereken tabii kanunları olduğu varsayımında hemfikirler. Bu kanunları korumak ve kollamak için de her iki tarafın birer düşmana ihtiyacı var. Kollama görevi ise ancak babalık vesayeti ve eleştiri yasağı ortamında mümkün olur. Bunun için bunların ortak kaderlerinin kapalı toplum olma mecburiyeti vardır.”
Cüneyt Ülsever’in bu yorumu, aslında bugün Türkiye’de yaşanagelen “çatışma”nın kısa ve öz panoramasını gözler önüne seriyor. Bu çatışmanın tek bir cümleyle özeti “Düşmanım varsa güçlüyüm!”dür... Başka bir ifadeyle “Yaşasın düşman!”
Ünlü siyaset bilimci ve filozof Karl R.Popper’in siyaset literatürüne hediye ettiği “açık toplum”un ne olduğu üzerinde başka yazılarımda temas etmiştim ve gerekirse etmeye de devam ederim. Popper’in “açık toplum” konusundaki görüşleri de şüphesiz ki tartışmaya ve yorumlanmaya açıktır. Fakat, özellikle fikir ve dogmalarıyla “kapalı” olmaya özen gösteren “taraf”lar arasındaki çatışma konusundaki tespitleri dikkate değerdir.
Bugün ülkemizde yaşananlar, Popper’in tespitleriyle birebir örtüşmese de, özellikle çatışma taraflarının birbirlerine “muhtaç” olmaları ve birbirlerinin varolması için de tartışma unsurlarını şiddetin iyice uç kısımlarına çekmesi konusundaki görüşleri bizde karşılığını bulmaktadır.