Karamsar bir yazı... Teknoloji artık kendi başına bir güç. Dışarıdan hücrelerine besleyici madde özümleyerek durmadan büyüyen bir canavar gibi, bir ucube gibi büyüyor, gelişiyor. Karşısında durulamaz, engellenemez devasa bir dalga gibi, önüne gelen her şeyi silip süpürüyor teknoloji..
Bilim üretiyor, teknoloji uyguluyor.. Öyleyse, gerçekte teknoloji bir paravan. Arka plandaki güç bilim...
Şimdi her şeyin tek tuşla gerçekleştirildiği zaman dilimindeyiz. Şimdi bir insan, isterse işyerinde iken, bir tuşla evindeki videodan film seyredebilir. Arabasının alarmını bilgisayarı aracılığıyla devreye sokabilir. Herhangi bir ürünü, firmasına anında sipariş edebilir; ücretini de kredi kartıyla anında ödeyebilir...
Çocukların ödev hazırlamak için kütüphanelere gitmesine de gerek kalmadı. Herhangi bir internet sitesinden ilgili konuyu bulabilir, bunun çıkışını alabilir, oradan faydalanarak ödevini hazırlayabilir. Ya da, herhangi bir dersin cd’sini kullanarak, “bilgisini” artırabilir.
Bilgisayarında modem ve chat programı varsa, artık insanların mektup yazmasına ya da telefon etmesine de gerek yok... Sun’i rumuz kullanarak, yine sun’i rumuz kullanan bir dostunu chat’te bulabilir, klavyesinin ve tuşlarının yardımıyla dostuyla “sohbet” edebilir, “selam”laşabilir... Önce telefon çıktı, mektup kalktı ortadan, şimdi de modem kartı çıktı, telefon ortadan kalktı... Kağıt kalem nasıl maziye gömüldüyse, şimdilerde de ses aynı akıbetle karşı karşıya.. İnsan ilişkilerinde ne söz kaldı, ne ses...
Neyse ki, cep telefonları var, teselli babından... Kimisi ihtiyaçtan, kimisi gösterişten bir cep telefonu sahibi olmaya çalışıyor ve hiç olmazsa bu vesileyle, birileriyle sesli iletişim kurabiliyor...
Kentleşmeye, modernleşmeye, kalabalıklaşmaya başladıkça önce toprak kalktı; toprağın yerini betonlar aldı.. Yağmur başlangıcında, damlaların toprakla buluşma anında oluşan o muazzam toprak kokusu yok artık; oluşan çamurda oynayan, o çamurla kendilerine oyuncaklar yapan çocuklar yok artık.. Toprağa açtığı küçük çukur etrafında misket oynayan, ağaçlardan elma çalan, saklambaç oynayan çocuklar yok artık.
Bilgisayarın başına geçip iki boyutlu ya da üç boyutlu oyunlar oynayan çocuklar var şimdi. Evlerine kapanıp, gözleri bozuluncaya, kasları kasılana, kemikleri ağrıyıncaya kadar bilgisayar başında yapay maceralar peşinde koşan çocuklar artık..
Biz bu süreci durduramıyoruz, engel olamıyoruz, büyüsü karşısında direnemiyoruz.
Bizler de evimize bir bilgisayar almanın, ona modem kartı taktırmanın, internet dünyasıyla tanışmanın derdi içine düşüyoruz. Böyle bir teknolojik cihazın elimizin altında hazır ve nazır olmasını istiyoruz. Çocuklarımızın da “iyi” yetişmesi için böyle bir teşkilatın olması gerektiğine inanıyoruz.
Evimize tam otomatik çamaşır makinesi almayınca olmuyor. Çünkü ihtiyaç... Onu alınca bulaşık makinesi de gerekli.. O da ihtiyaç. Bir parmak dokunuşuyla ne çamaşır kalıyor, ne bulaşık... Eh, maddi durumu iyi olan için yemek de problem değil. Her biri derya olan süpermarketlere gidip, dondurulmuş yiyecekler alıp, bunu mikrodalga fırınlarda yine bir parmak dokunuşuyla servise hazır hale getirebilirsiniz... Annelerimizin yaptığı tarhana çorbasının o unutulmaz kokusunu duymasanız da, bakkaldan alacağınız bir poşet içindeki tozla kendinize bir “tarhana” çorbasını iki dakikada hazırlayabilirsiniz...
Bütün bunlar niçin? Konfor için, çabukluk için, zaman kazanmak için, daha fazla yorulmamak için, istediğimiz bilgilere daha kestirmeden ulaşabilmek için..
Öyle mi oluyor acaba? İnsanın hayatını kolaylaştırmak için vargücüyle çalışan teknoloji, gerçekten böyle bir kolaylığı sağlıyor mu acaba? Daha da ötesi, insanların daha da mutlu olmasını sağlayacağı umut edilen bütün bu kolaylıklar insanı mutlu edebiliyor mu?
Süpermarketlerdeki insanları gözlemleyin; otobüs duraklarındaki, metro istasyonlardaki bekleşen, araç geldiğinde bir an önce içeri girebilmeye çalışan insanları gözlemleyin. Havaalanlarında bir uçaktan inip, diğerine binen, durmadan koşuşturan insanları gözlemleyin... Akşam iş dönüşü, karısına çocuğuna zoraki selam verdikten sonra hemen televizyonun karşışına geçip, o ekranla bütünleşen insanları gözlemleyin... Nerede mutlu insan?
Anne-babalarımızın, eskiden akşamları konukomşu açıkhava sinemalarına gittiklerini, her akşam bir komşuya misafir gittiklerini dinledikçe...
Abilerimizin-ablalarımızın oynadıkları oyunları, kendi gayretleriyle yaptıkları oyuncakları dinledikçe...
Eski bıçkınların, kulağı kesiklerin delikanlılık maceralarını dinledikçe...
Ve bütün bunlardan sonra, kendi yaşadıklarımızı, çocuklarımızın yaşadıklarını gözlemledikçe, kimler daha mutluydu sorusuna cevap vermekte zorluk çekmiyorum.
Evet, bizler şanslıyız, her türlü teknolojik kolaylık emrimizde. Çocuklarımız bizden de şanslı. Onları daha mükemmel teknolojik araçların olacağı günler bekliyor..
Evet, bizler şanslıyız... Ama mutlu muyuz? Hayır, bizden öncekilerin olduğu kadar değiliz... Sanıyorum ki, bizim çocuklarımız da bizim kadar mutlu olamayacaklar...
Çünkü, mutluluklar bile artık sanal hale geldi. Yapay ve yapmacık hale geldi...
Böylesi bir zamanda, her şeye rağmen gerçek mutluluğu yakalayanlar, hayatına gerçek bir anlam katanlar da yok değil... Biraz da onları gözlemleyip, onlar gibi olabilmenin mücadelesi verebilsek...
Belki o zaman bir umut ışığı doğardı içimizde...